Anasayfa
|
İş İlanları
|
İşkur
|
Giriş
|
Üye Ol
|
  
Kuaza
 
Hürrem Sultanın Hayatı ve Tarihi 2012
Kategori: BiyografiEklenme Tarihi: Mar 3rd, 2012Ekleyen: webbeli
Okunma: 378
Share |
Haber baglantisi

Hürrem Sultanın Hayatı ve Tarihi 2012

Hürrem Sultanın Hayatı ve Tarihi 2012

Hürrem Sultan Kimdir?

Lehistan Krallığı’nın sınırları içerisinde bulunan Rutenya’da doğdu. 20 yaşındayken Tatar akıncılar tarafından 1520 tarihinde Rutenya’den kaçırılmış, Kırım Hanı’nın himayesine girmiştir daha sonra Osmanlı sarayına sunulmuştur.

16. yüzyıl kaynaklarına göre kızlık ismi bilinmiyordu. Ama daha sonraki kayıtlara göre mesela 19. yüzyılın Ukrayna’daki ilk kayıtlarına göre Anastasia (Kısaca Nastia) Polonyalıların geleneğinde, Aleksandra Lisowska olarak bilinir. Genelde Hürrem Sultan ya da Hürrem balsak sultan olarak bilinirdi; Avrupa dillerinde Roxolena, Roxolana,Roxelane, Rossa, Ruziac, Türkçe’de Hürrem (Farsça kökenliخرم Khurram), neşeli olan kişi ve (Arapçada Karima -كريمة) Soylu olan kişianlamına gelir. Roxelana, onun gerçek ismi olmayabilir ama takma adı onun Ukraynalı soyuna ait olan (Günümüze ait yaygın isim Ruslana) ve doğu slav ismi olan, Roxolany ya da Roxelany, şimdiki Ukrayna halkında 15. yüzyıldan sonra kullanılıyordu.

Saraydaki Yaşamı

Hürrem Sultan ilk nikah kıydırtan sultandır. Hürrem Sultan Cariye maaşı alıyordu ve sarayda yaşadığı için bu paraya ihtiyacı yoktu. Bu yüzden diğer cariyeler gibi parasını bağışlamak istedi ve bağışını da Mekke’ye yapmak istedi. Kölelerin dini yerlere(Mekke, Medine vb.)bağış yapması dinen günahtı, bu gunceldir.com yüzden Kanuni’den onu azat etmesini rica etti ve sebebini açıkladı. Kanuni de bağış için Hürrem Sultan’ı azat etti. Hürrem artık cariye değildi. Bir gün Kanuni Hürrem Sultan’ı odasına çağırttı ama Hürrem bu teklifi redetti. Kanuni’ye, “Artık ben sizin malınız değilim. Beni kölelikten azat ettiniz. Sizinle beraber olmam zinaya girer.” dedi ve bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman Hürrem Sultan’ı nikahına almak zoruna kaldı.

Hürrem Sultan, sarayda özel bir eğitim gördü. Güzelliği zekası ve becerisi ile padişahın dikkatini çekmeyi bildi. Harem kadınları ve sarayın ileri gelenleri arasında da kendine yer edindi. Hürrem Sultan saraya geldiğinde Kanuni’nin Manisa valisi iken birlikte olduğu Mahidevran Sultan’dan Mustafa isimli bir oğlu vardı(onunla evlenmemiştir). Mustafa zamanla çok sevilen bir şehzade haline geldi. Mustafa’nın Kanuni’den sonra padişah olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu da Mahidevran Sultan’ın Valide Sultan olacağı anlamına geliyordu. Oysa Hürrem Sultan her bakımdan Mahidevran Sultan’ın önüne geçti.

Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman’a bir kız, dört oğlan çocuğu doğurdu. En büyük oğlu Mehmet Şehzade tahta çıkamadan öldürüldü. İkinci oğlu Selim tahta çıktı. Diğer çocukları da Beyazıt ve Cihangir Şehzadeleridir. Kızı Mihrimah Sultan’ı Vezir-i Azam Rüstem Paşa ile evlendirerek Vezir-i Azam’la bir ittifak oluşturdu. Kanuni, yeniçeriler tarafından çok sevilen oğlu Mustafa’yı kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla öldürttü. Hürrem Sultan’ın Kanuni’yi bu kararda etkilediği inancı yaygındır. Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinden sonra Mahidevran Sultan iyice gözden düştü. Yaşamının büyük bir bölümünü fakir olarak oğlunun mezarının bulunduğu Bursa’da geçirdi. Ancak Hürrem Sultan’ın ölümünden sonra Hürrem Sultan’ın oğlu padişah II. Selim Mahidevran Sultan’a maaş bağlattı ve oğlu Mustafa’nın türbesini yaptırttı.

Devlet yönetiminde etkili olan Hürrem Sultan, İran savaşını destekledi. Ruslar ve Lehlerle barış içinde yaşanılmasını sağladı. Bu dönemde Ruslar Kazan ve Astrahan Hanlıklarına hakim olup doğuya doğru yayılmaya başladılar.

Hürrem Sultan 18 Nisan 1558 tarihinde eşi Kanuni Sultan Süleyman’dan 8 sene önce 52 yaşındayken öldü. Oğlu II. Selim’in tahta çıkışını göremedi. Süleymaniye Camisi Külliyesi içinde kendisi için yaptırılan türbeye gömüldü. Türbenin iç duvarları bir cennet bahçesini tasvir eden İznik çinileriyle kaplıdır.
Hayır İşleri

Hürrem Sultan İstanbul’da günümüzde onun adıyla anılan Haseki semtinde, Mimar Sinan’a Haseki Külliyesini yaptırmıştır. 1538-1550 yılları arasında inşaatı tamamlanan külliyenin içinde bir hamam, medrese ve hastane bulunmaktadır. Günümüzde T.C. Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak tanınan bu hastane Türkiye’de kesintisiz hizmet vermekte olan en eski hastane olma özelliğini taşır.

Hürrem Sultan ayrıca Ayasofya Camii civarında yardıma muhtaç ve fakirlerin karnını doyurmak için bir mutfak yaptırtmıştır.

Ölümünden Sonra

Hürrem Sultan Avrupa’da, modern Türkiye’de ve batıda birçok resim, müzik ve bale gibi tarihi çalışmalara konu olmuştur. Joseph Haydn’in 63. senfonisini örnek verebiliriz. Eserler Ukraynalılar tarafından yazılmıştır ama genelde İngilizce, Almanca ve Fransızcadır.

kaynak: tarih

 

Bir önceki yazımız olan Kurtlar Vadisi Pusu 150. Bölüm Fragmanı başlıklı makalemizde 1 mart 2012 fragmanı izle, 1 mart kvp fragmanı izle ve Kurtlar Vadisi Pusu 150. Bölüm Fragmanı hakkında bilgiler verilmektedir.

 

Yorum Yapin “Hürrem Sultanın Hayatı ve Tarihi 2012”

  1. M BAHADIR FİDAN diyor ki:

    Sayın Ömer DİNÇER
    Milli Eğitim Bakanı
    4+4+4 YILLIK ÖGRETİM TEKLİFİNİN İÇİ NEDEN BOŞALTILDI ?
    4+4+4 yıllık ögretimin ZORUNLU ,SORUNLU, APOLETLİ ,TEL ÖRGÜLÜ, DAYATMACI, MECBURİ ,İŞKENCECİ, FİLTRE ÇALIŞIYOR YALNIZCA ;
    TEK TİP 6 OK STANDARDINDA artık ÜRETİM YAPMAMASI için HAYKIRIYORUM , sayın: BAKANIM ; malumuz üzere mevcut kesintisiz 8 yıllık kesintisiz egitim 28 şubat zorbalarının ; Tek tipleştirici mantalitelerinin ürünü olan bir kışla düzeninedir bu düzene ivedilikle son vermek gerek bu mevzuda sagduyu hakim ançak ;
    “İlkökğretim birinci kademe sonrasında hangi programların açık öğretimle ilişkilendirileceği ve zorunlu eğitim kapsamına alınacağı Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir” ifadesi teklif metninden çıkarılması demek akp nin acziyetinin ve verdiği teklifin içini boşaltılması demektir aynı zamanda her alanda oldugu gibi eğitimdede hala CHP nin altı okunun percinleşerek egitimde devam etmesi anlamını taşır, bunun manası 28 şubat öncesine bile dönülemiyor .
    Bu mevzu ile ilğili ;İmam Hatip Liseleri Mezunlar Mensuplar Derneği (ÖNDER) Genel Başkanı Hüseyin Korkut, “4+4+4” şeklindeki 12 yıllık zorunlu eğitim modeli için şöyle diyor;
    ’4+4+4′te 28 Şubat zihniyeti var. Yasanın ilk hali taleplerinize çok daha uygundu .
    Yasanın ilk şeklinde ilk 4 yıllık eğitimin ardından açık öğretim imkânı da sağlanıyordu ama bu daha sonra o cephenin de etkisiyle kaldırıldı.
    açık öğretim olanağı ikinci 4 yıldan sonraya atıldı. Bu tabii özellikle hafızlık eğitimi için hayli sıkıntılı bir durum
    İmam Hatiplerin ve Meslek Liselerinin orta kısımları geri geliyor. O açıdan bir düzeltme söz konusu,ama tasarının son hali 28 Şubatçı kesimlerin hala etkin olduğunu gösteriyor.
    “Karma Eğitim” konusunda da şikâyetler devam ediyor?
    Karma eğitim konusundaki sıkıntıları giderecek bir düzenleme de yok. Sıkıntıları belirli noktaya kadar gideren kız ve erkek liseleri mevcuttu ama 28 Şubat zihniyeti ile onlar da rafa kaldırıldı tabii… Eğer ilk haliyle yasalaşabilseydi ilk 4 yıldan sonra açık öğretim olanağı olacaktı diyor Hüseyin Korkut.
    Bu durumda hem açık öğretime, hem de Kur’an Kurslarına aynı anda devam etme imkânı ile başlarını örtmek isteyenlere yeni alternatiflerin rafa konması ve karma egitimin şidettinin arması demektir, sanata ,ziraate , ticarete, sanayiye ,hizmet sektörüne kalfa ,çırak şeklinde ,meslege gitmenin önü kesilmeye devam edecekdir.Egitimde çokdan seçmeli ,hürriyetci demokratik ögretim seceneklerinin kaldırılması, zulmün devam etmesi demektir.
    MGK ya MEB Bakanı niçin cagrılmıştı? Sorusu daha da zihinlerde perçinleşmekde ve Orduya selam zorunlu ögretimi artırarak devam, yaşasın 28 şubat tel örgülü , 6 ok programlı örgün -gardiyan- kontrolünde- örgün- kapalı koğuş -sistemi –CHP düşünce-statikosunun 8 yıl kesintisiz degil de 1997 öncesi gibi 5 yıl mecburi ilkokulu arar olduk oda yetmiyormuş gibi 8 yılda yetmedi alsana ana ,alsana vatandaş üstüne üstük birde 12yıl mecburi zarugri; hani DEV in DEVLET oldugu ;oy verenlere inat seveseve olmasa ….da zoraki.. Misali nasrettin hocanın timurdan dişi file birde ERKEK fil istemsi gibi 8 yıldan kacarken,12 yıl hani var ya deli dumrulun köprüsü ğibi geçersen beş akçe geçmezsen döverim zorla geçirim köprüden 15 akçe alırım…
    AK , AK , AK parinin adaleti AK, 8 yıl kesintisizi istemiyorsan vatandaş alsana batlıcan gibi 12 yıl yamurdan kacarken toluya tutulmak misali arkasından da hiç sınıfda kalmasan 6 yaşında okula başlıyor ya ;6+12=18 dogru asker e bakalım yetmedi bir 2 yılda yaklaşık askerde egitim , ettimi sana vatandaş 18+2=20 yıl egitim . Kenan evren dahi 5 yıl mecburi ilkokula başka zorunluluklar ile zam yapmamıştı , cuntacı olduğu halde dayatma yapmamıştı ,ya şimdi öylemi?…
    Ne güzel 20 yaşına kadar ehilleştirdiğimiz ;1923 ve 1950 modeli köy enstitüsü muadili , gözünü açamamış ,eline altı okun programından başka EL DEGMEMİŞ,BAKİRE,CHP egitim ögretim programlı cumhuriyetin ,mecburi zorunlu, sorunlu cendereli ögretimine AKP ELİYLE İTİLMİŞ ülkemin okumuş zavallı aydınları e hayırlı olsun…Ormanda kesilen agaç demiş ya baltaya ,sapında benden ya.. ona yanarım… Eh ! bazen söz gerçekden bitiyor…..
    Sayın Bakanım uygun oldugunuz bir zaman”4+4+4” şeklindeki ; 12 yıllık zorunlu eğitim modeline katkıda bulunmak amacıyla randevu talebimi ,takdir ve tensiplerinize arz ederim.
    Mustafa Bahadır FİDAN CEP: 05052404948
    —————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————–

    ’5+3+3′ olarak ögretimde uygulanmasının faydalı olacagını düşünüyorum
    ————————————————-

    AMAÇ:

    Ögretimin her aşamsındaki okullardan , mezun olmak isteyenlere uzakdan ögretim – Açık ögretim fırsatıda verilmelidir.

    Bu şekilde zorunlu tek tip ögretim sistemi dayatması yerine , alternatif, seçenekler, sunarak , tercihi, insiyatifi, örgenciye bırakmalıdır.

    MEB nın yükünün azalması ve özel sektör ile payaşılması esastır.

    Finans,personel,kaynak ,maliyet, bina, donanım,techizat, kırtasiye,ve benzeri giderlerin bir kısmından, kamunun yükünün azaltılmasının saglanması amaçdır.

    Özel sektördede daha çok ögretmenin istihdamının saglanarak ögretmenlerin işsizliğine çözümünde özel sektör vasıtasıyla giderilmesidir.

    Burada gaye ; egitimde çokdan seçmeli ,hürriyetci, alternatifleri olan ,demokratik ögretim seceneklerinin uygulanmasının amacının gercekleştirilmesidir.

    Bu projede maksat yalnızca tek tip seri imalat şeklinde filtrenin çalışarak standart üretim yapmasının A poletli zorbalıgın ;
    Tek tipleştirici mantalitelerinin ürünü olan bir kışla düzenindeki ögretime , ivedilikle son vererek bu mevzuda sagduyu hakim kılmaktır.

    ————————————————————————————-

    KAPSAM:

    İlkokulda , ortaokulda ve liselerde örgenim gören örgenciler arzu ederlerse ; örgün ögretim veya , uzakdan ögretim -Açık ögretim seçeneginide tercih edebilmelidirler.
    Hertürlü hizmet sektörü için ,ihtiyacımız olan ,
    Kalifiye ara elaman ihtiyacı ile tarım işçisi olarak çalışmak zorunda kalanlar veya hayvancılık, çobanlık, yapmak zorunda kalanlar, mevsimlik işçilerin çocukları , Yörüklerin, göçebelerin çocukları , türlü hizmet sektöründe çalışanlar ,hasta ve yatalak olanlar bedensel özürlü olanlar, ekonomik olarak zor durumda olduğu için hem çalışıp hem de okumak zorunda olanlar bu projenin kapsamındadırlar.

    DAYANAK:
    Açık İlköğretim, Açık Lise, Açık Öğretim Fakültesi üçünü de tamamlayan bir kişinin aldığı diplomalarla, örgün eğitimden alınan diplomalar arasında akreditasyon olarak ne fark var?

    Özel sektörün bu vesiyleyle destegi ;
    kurslar ,yurtlar ,rehberlik sınıfları etüd salaonları , gönüllü kuruluşlar ,vakıflar dernekler , çeşitli sivil toplum kuruluşları, dershaneler mahallin çeşitli imkanları ve belediyelerin katkıları ile
    ögretimde her şeyi MEB dan beklemek yerine halkında insiyatifini alarak halkında iradesinin yansıması sonucu sürece katkısı saglanmalıdır .

    Bu şekilde egitim sözde degilde özde milli ve yerel olup ğercekden halka ragmen halkcı degilde ; ögretim sistemi halkın kendisi ile aynılaşacaktır.
    Avrupa’da ‘home-school’ uygulaması var. Amerika’da yüzde birlik bir kesim çocuğunun eğitimini dışarıdan tamamlıyor.

    Devlet dayatmalar yapmamalı fırsatlar oluşturmalı. Demokratik devletin görevi bu…

    Nasıl olsa ölçme değerlendirmeyi yine Millî Eğitim yapacak.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı merkezî sınavlarda öğrenci geçer not alıyor ise, buna sen yüz yüze eğitim almalıydın denmesinin bir anlamı var mı?
    Buna göre; açık ve sertifikasyona göre ögretim gerçekleştirilmelidir.

    HEDEF KİTLE:
    Ögretimin her aşamasındaki okullardan , mezun olmak isteyen öğrenciler.
    İlkokulda , ortaokulda ve liselerde örgenim görecek örgenciler.
    çocuklarını devlet zorladığı için değil, daha iyi bir gelecek için uzakdan ögretim -Açık ögretim okulana gönderecek Veliler.

    Okuldaki eğitimi yetersiz bulan ve daha kaliteli eğitim verebileceğini düşünen velilere de fırsat tanınmış olmalı.

    Karma eğitim konusundaki sıkıntıları ğiderecek ; aynı zamanda ; Karma egitime mukabil alternatif modellerin önünün açılması demektir.
    Bu şekilde beklentileri olan ; hedef kitleyi de içine alan bir düzenlemedir.
    Bu tabii özellikle hafızlık eğitimi almak isteyen kitlenin: zaman yıl kaybı olmadan, aynı zamanda , İlkokulu , ortaokulu ve liseyide okurken birlikde hafızlık ögretimi almak isteyenlerin tercihi olacaktır.

    Sanata ,ziraate , ticarete, sanayiye ,hizmet sektörüne kalfa ,çırak şeklinde ,meslege gitmenin önün uzakdan ögretim – Açık ögretim fırsatıyla ,hem çalışan hem okumak isteyenlerin hedefinin temin edilmesidir.

    KAPSAM:
    İlkokulda , ortaokulda ve liselerde örgenim gören örgenciler tercih edelerse ; örgün ögretim veya , uzakdan ögretim -Açık ögretim seçeneginide tercih edebilmelidirler.
    ———————————————————————————–
    Burada en büyük yeniliğin, tercih hakkı tamamen vatandaşda olmalıdır yani ; İlk birinci 5 yıllık ögretim zorunlu olmalıdır, aynızamanda zorunlu 5 yıllık ögretim dede ;örgün ögretimle birlikde uzakdan ,Açık ögretim seçenegide vatandaşa tercih olarak sunulmalıdır .
    2 nci ve 3 üncü 3 er yıllık ögretimler kesinlikle mecburi, zorunlu, olmamalı , zorunlu, mecburi olmayan 2 nci ve 3 üncü 3 er yıllık ögretimleride okumak isteyenlere örgün ögretimle birlikde , uzakdan egitim Açık ögretim seçenegide sunulmalıdır.
    ————————————————————————————————-
    AMAÇ:
    Ögretimin her aşamsındaki okullardan , mezun olamak isteyenlere uzakdan ögretim fırsatıda verilmelidir.
    Bu şekilde zorunlu tek tip ögretim sistemi dayatması yerine , alternatif, seçenekler, sunarak , tercihi, insiyatifi, örgenciye bırakmalı.
    ————————————————————————————-
    Aynı zamanda; çalışkan örgenciler cezalandırılmamalı bu uzakdan ögerim metoduyla; sınırsız şekilde ; sınıf geçme degil ; ders geçme imkanı verilmelidir, bu şekilde ; fazladan ders talep edip imtihanda Başarlı olanlar derslerini geçebilirlerse sınıfda atlamış olama imkanları temin edilmelidir.
    Sınıf geçme degil ders geçme sisteminede hiç bir sınırlama olmadan şu kadar yılda bitireceksin gibi şart ve kayıt konmadan dersini verbilen örgenciye mezun olma imkanıda verilmelidir, uygulanmalıdır .
    Belirlenen yıldan daha da önce mezun olma fırsatıda çalışkan örgencilere tanınmalı , çalışkan örgenciler kesinlikle çezalandırılmamalıdır .
    .Çok istisna dahi anlamında zeki örgencilerin önleri sınıf geçme kavramıyla sınırlandırılmamalı bu nedenle ögretimin her aşamasındada dersini verebilen örgenci tüm okulunu bir yılda dahi olsa mezun olma imkanı temin edilmelidir .
    Sistem dahi insan dan faydalanmasını bilmelidir , dahi zekalar ; sistem ugruna feda edilmemelidir ,çünkü sistemler insanlara hizmet için vardır .
    uzakdan ,Açık ögretim seçenegininde : Örgün eğitime devamı azaltacağı gibi bir görüş var. Buna katılmıyorum. Okula devam etmek istemeyen öğrenciye devlet şu an bir yaptırım uygulayabiliyor mu?
    Yasal metinlerde yaptırıma kapı aralanmış, ama uygulamada bu ne kadar amacına ulaşıyor? Devamsızlık gösteren öğrenci ilköğretim yaşının dışına çıktığında ihtiyaç hissederse açık ilköğretimden tamamlama yoluna gidiyor.
    14 yaşını doldurana kadar arada geçen devamsızlık süresi kayıp yıl oluyor. Veliler çocuklarını devlet zorladığı için değil, daha iyi bir gelecek için okula göndermeli.
    Okuldaki eğitimi yetersiz bulan ve daha kaliteli eğitim verebileceğini düşünen varsa, buna da fırsat tanınmış olmalı.
    Avrupa’da ‘home-school’ uygulaması var. Amerika’da yüzde birlik bir kesim zorunlu kısım hariç çocuğunun eğitimini dışarıdan tamamlıyor. Devlet dayatmalar yapmamalı fırsatlar oluşturmalı. Demokratik devletin görevi bu…
    Nasıl olsa ölçme değerlendirmeyi yine Millî Eğitim yapacak.
    Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı merkezî sınavlarda öğrenci geçer not alıyor ise, buna sen yüz yüze eğitim almalıydın denmesinin bir anlamı var mı?
    Açık İlköğretim, Açık Lise, Açık Öğretim Fakültesi üçünü de tamamlayan bir kişinin aldığı diplomalarla, örgün eğitimden alınan diplomalar arasında akreditasyon olarak ne fark var?
    Burada yapılan tartışmalar zihni bir altyapının dışavurumundan başka bir şey değil.
    . Kız öğrencilerin okula devamını azaltır, çocuk gelinler sayısı artar gibi kulağa sempatik gelen eleştiriyi yapanlarla üniversite kapılarından kızları kampüse sokmayanlar ile JOPLATANLAR aynı insanlar. Bunların derdi kızlar falan değil. ‘Haydi, kızlar okula!’ deyip okula gelen kızları kapıdan kovanların aynı insanlar olduğunu görmek şaşırtıcı değil.
    İlkögretim birinci sınıf dahil örgün ögretimle birlikde “açık öğretim” olarak da devam etmesi imkanı isteyen vatandaşa saglandıgı zaman , Buna göre; açık ve sertifikasyona göre eğitim gerçekleştirilmelidir.
    Bu durumda hem açık öğretime, hem de Kur’an Kurslarına aynı anda devam etme imkânı saglanmalıdır, bu şekilde vatandaş aynı zamandada, isterse çocuguna hafızlıkda yaptırarak zorunlu 5 yıllık ilkokulunu açıkögretimle bitirebilmelidir.
    Tek tipleştirici mantalitelerinin ürünü olan bir kışla düzeninedir bu düzene ivedİlikle son vermek lâzım.
    Konuya din ve vicdan özgürlüğü açısındanda bakmak milletimizin tabi bir ihtiyacıdır. Bırakın insanlarımız ; sünnü Müslüman alevi Müslüman , azınlıklar ,Süryaniler , Ermeniler Rumlar , ateistlerde ve dahada niceleri kendi inançları doğrultusunda eğitim alabilsinler. BU çogulcu , katılımcı gercek demokratik bir devletin en büğyük bir görevidir BÜYÜK DEVLET OLMAK ÇOK çok uluslu ve çok dinli çok kültürlü bir medeniyet mozaiğini adalet ölçüleri içerisinde bünyesinde hazm etmeyi şart kılar, çogulculugumuz zenginliğimizinde bir yansımasıdır.
    Eğer esas olan din ve vicdan özgürlüğü ise vatandaş inançları dogrultusunda istegini devletden degilde kendisi temin edebileceğie inanıyorsa , Şayet bunu kısa zaman da devlet veremiyorsa , vatandaş kendisi temin edecegine inanıyorsa bedelinide kendisi ödeyecekse dah biz buvatandaşdan ne istiyoruz , burada yapılacak şudur devlet , millete gölge etmesin milletin önünü açsın yeter 70 yıl Sümerbank ayakkabı yaptı , millet yapamıyormuydu ayakkabısını gömlegini , denebilirmi örnek konfeksiyonu devlet , yapsın, böyle bir iddia atmak çok komikse konfeksiyonun içerisindeki insanı ögretimini şartmıdır devletin vermesi şartmıdır , hastaneler kısmen özel degilmi , güvenlik şirketleri özel degilmi her şeyi devletin polisimi yapıyor devletimiz ideolojık,jekoben devlet aygıtı degıse elbetdeki ögretimin bir kısmınıda peki ala; örnegin TOKİ nin işlerini yaptırmak için işlerini ; ihaleye cıkardıgı gbi verdiği gibi MEB da ehliyet kurslarını, üniversite hazırlık kurslarını, AOF murat ,Karacan kuslarını özele yaptırmıyormu, özel anaokularımız yokmu peki al gayet tabi olarak , Açık İlköğretim, Açık ortaokul ile Açık Liseyide miletimiz kendisi dışardan kuslar ıle yurtlar ile yapabılır kamunun yükün , MEB nın yükün azalması ve özel sektör ile payaşılması adı aydın okumuş , çahilin en kötüsüde okumuş olan aydınlarımızı,bu insanları ne kadarda rahatsız ediyor, buna muarız olanları hali şu insanlara benziyor , aşagıdaki metni ne kadarda çagrışım yaptırıyor.
    Her aydınlıgı yangın sanıp söndürmeye koşan ülkemin zavalı aydınları
    Karanlıga o kadar alışmışsınızki
    Yıldızlar bile rahatsı ediyor sizi
    Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandıgı bir ülkede düşünce adamı nasıl cıkar
    Bunların mayasında İslamiyet batıdan gelse iman etme saplantıları vardır milletimize ve mili ihtiyaç ,alternatif modellerimize ve çözümlerimizede elbetdeki o derce muarızdırlar çünkü cuntacı cemiyet müesselerinden aldıgı klişeleşmiş dar düşünce kalıplarının ayakda gezen ölüleridirler ölüden yenilik beklenirmi…
    .
    uzakdan ,Açık ögretim seçenegininde : Örgün eğitime devamı azaltacağı gibi bir görüş var. Buna katılmıyorum. Okula devam etmek istemeyen öğrenciye devlet şu an bir yaptırım uygulayabiliyor mu? Yasal metinlerde yaptırıma kapı aralanmış, ama uygulamada bu ne kadar amacına ulaşıyor? Devamsızlık gösteren öğrenci ilköğretim yaşının dışına çıktığında ihtiyaç hissederse açık ilköğretimden tamamlama yoluna gidiyor.
    14 yaşını doldurana kadar arada geçen devamsızlık süresi kayıp yıl oluyor. Veliler çocuklarını devlet zorladığı için değil, daha iyi bir gelecek için okula göndermeli. Okuldaki eğitimi yetersiz bulan ve daha kaliteli eğitim verebileceğini düşünen varsa, buna da fırsat tanınmış olmalı. Avrupa’da ‘home-school’ uygulaması var. Amerika’da yüzde birlik bir kesim zorunlu kısım hariç çocuğunun eğitimini dışarıdan tamamlıyor. Devlet dayatmalar yapmamalı fırsatlar oluşturmalı. Demokratik devletin görevi bu…
    Nasıl olsa ölçme değerlendirmeyi yine Millî Eğitim yapacak. Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı merkezî sınavlarda öğrenci geçer not alıyor ise, buna sen yüz yüze eğitim almalıydın denmesinin bir anlamı var mı? Açık İlköğretim, Açık Lise, Açık Öğretim Fakültesi üçünü de tamamlayan bir kişinin aldığı diplomalarla, örgün eğitimden alınan diplomalar arasında akreditasyon olarak ne fark var? Burada yapılan tartışmalar zihni bir altyapının dışavurumundan başka bir şey değil. Yani dün 8 yıl zorunlu eğitime bütün anlamsızlıklarına rağmen ses çıkarmayanların HİÇ TARTIŞMADAN 28 şubatda parlementoda zamanın başbakanın türkiyenin etrafını kesintisiz egitime karşı imza ile dolandırsanız dahi siyasi, hayatıma mal olsa dahi çıkaracagım 8 yıllık kesintisiz egitimi diyerek cumhuriyet rejmini , MECBURİYET REJİMİ olarak tatbik eden zorbaların ;onbeşgünde 8 yıllık kesintisiz egitimi zorunlu bu millete mahkum edenlerin , MGK kararlarına sesini yükseltmeyenlerin ve bunu meşrû görenlerin gerekçesi ne ise şimdiki çokdan seçmeli ögretim metodlarından rahatsız olanlar; taslak ile ilgili tepki gösterenlerin gerekçesi aynı. Kız öğrencilerin okula devamını azaltır, çocuk gelinler sayısı artar gibi kulağa sempatik gelen eleştiriyi yapanlarla üniversite kapılarından kızları kampüse sokmayanlar ile JOPLATANLAR aynı insanlar. Bunların derdi kızlar falan değil. ‘Haydi, kızlar okula!’ deyip okula gelen kızları kapıdan kovanların aynı insanlar olduğunu görmek şaşırtıcı değil.
    Aynı zamanda Açık İlköğretim, Açık ortaokul ile Açık Liseyide , Açıkögretim yolu ile devam etme imkanı bulan örgenciler Açık İlköğretim ile hafızlıgı birlike yaparak okuma imkanınada kavuşmuş olacaklardır .
    “Demokratik, ekonomik ve sosyal yönden gelişmiş bir ülke olmak yolunda, eğitim reformunda önceliğimiz yaratıcılık, yenilikçilik, eleştirel düşünme, araştırma, analitik ve yabancı dil becerileri yüksek gençler yetiştirmek olmalıdır. Çocuklarımızın iyi birer dünya vatandaşı olmaları için çevre bilinci, cinsiyet eşitliği, insan hakları, çok kültürlülük gibi konularda da erken yaşlardan itibaren eğitilmeleri önem taşımaktadır. Demokratikleşme süreciyle iyi eğitimli, çoğulcu, özgürlükçü niteliklere sahip bir topluma ulaşmak ana hedef olmalıdır.
    Açık ortaokul ile Açık Lisenin önenemli bel kemiği projenin özeliklrinde biriside vatandaşa , Açık ögretim olarakda devam edilebilme seçeneginin sunulmasıdır zira mevzu vatandaşı zaptı rapt altına alma değil köle muamelesi degil vatandaşa tercih ve insiyatif sunulmasıdır şayet ülkemiz hür bir ülke ise ve bizler bagımsız oldugumuza göre bundan daha dogal ne olabilir bu Uygulamanın reel sektörün ihtiyaç duyduğu nitelikli ara eleman yetiştirilmesi konusunda da birçok olumlu yanı olacaktır. Vatandaşa bir dayatma olmamalı”
    uygulama millet menfatıne ve memleketın ihtiyacına dönük bir kara olmakla kalmayıp aynı zamanda bu uygulama tarımın ,sanayının , hizmet sektörünün sanatın ve tiçaretin gelişmesine ve vasıflı elaman ihtiyacınında temini için verimli bir yöntem uygulama olacaktır , nedeni ise Açık ortaokul ve Açık Lise ile birlikde dileyen vatandaşlar sanayi için tarım için, hertürlü hizmet sektörü için ,ihtiyacımız olan , çırak ,kalfa,
    kalifiye ara elaman ihtiyacı ile tarım işcisi olarak calışmak zorunda kalanlar veya hayvancılık yapmak zorunda kalanlar veya sanayide çırak , kalfa olarak çalışmak zorunda kalanlar mevsimlik işcilerin cocukları , yörüklerin göçebelerin cocukları , türlü hizmet sektöründe calışanlar, karma ögretimden yana tercih koymayan vatandaşlar ile ve benzerleri ve diğer nedenlerden dolayı çocuguna hem hafızlık yaptırmak hemde uzakdan egitim metodu ile ikinci ögretimini tamamlamak isteyen ögrenciler ile ve benzerleri ile her türden vatandaş isterse ögrencisini herhangibir uzakdan ögretim yoluyla sözel bilimler agırlıkle bir program uygulanarak ( programın içinde labratuvar , atelye gibi uygulama imkanı olmayan mesleki bıranşlar dışında)
    sözel dersler agırlıklı ve genel kültür ve hayatın pratiğine gerekli bilgileri ihtiva eden ; örnegin saglık bilgisi dersi ,trafik dersi gibi hayatda pratikde lazım olacak temel hukuk dersi , idare hukuku dersi ile ticaretde lazım olabılecek ,cince , Japonca, İngilizce , Arapça , Osmanlıca, kürtce, farsca ,güzel konuşma hitabet diksiyon özgüven ve kişisel gelişim saglayan , hitabet ve edebiyat dersleri gibi ve benzeri dersleri hayatda yaşamda kendisine lazım olacak hayat bilgisi muhteviyatında gerekli donanımları kazandıracak uygulama ve b u uygulama sonunda kazanım saglayabılecegi hayata dair olabilme vasfını ifade edebilecek bir program ile donatılmıiş sözel muhteviyatın agırlıklı oldugu bir müfredat hazırlayarak Açık ortaokul ile Açık Lise ile
    sözel içerikli bir donanımla isteyen uzakdan ögertimle devam eder; her şey teoride okumala mümkün olmuyor, çin gibi japongibi alman gibi üretmekle ve dünyayı kendine Pazar yapmakla olur bunun yolu okuldan önce uygulamadır yoluda endüsri sanayi uygulama atelye çırak kalfa usta yolu sanayiden geçer çırakda lazım kalfada lazım işyerlerine hizmet sektöründe örnegin lokantacılık , berberlik gibi ,vb gibi yetişecek meslek erbabı olacak insanda lazım
    Oku oku çocular oyunu arkaşlıgı unutdu test manyagı olup çıktılar sosyaleşmeyi bilmiyorlar varsa yoksa dijital dünya dersane okul etüd birikde olmayı unutdu çocuklar insanları zorla okutma okuma sevdası ugruna oku mayacak ögrenciyide adamı da okulda tutarak gercekden ukuyacak ögrenciyide çürük elmanın sepetdeki saglam elmalrıda , digerlerini çürük yaptıgıbı saınıflarda okumayacak örgenci egitimi zehirliyor bırakın sanayide sanat örgensin hizmet sektörün de meslek belllesin herkes okuyup kalem efendisi olupda başımıza herkes valimi olacak sanki herkes kaymakamı olacak kitabı okumak kadar gelişen degişen dünyayı okuyan ,hayatı okuyan ,sanat ve ticareti bilen insanlarada ihtiyacımız var agaç yaşken egilir herkesi illada okutacagız diye deli dumrulun köprüsü gibi gecersen 5 akce geçmezsen döverim zorla köprüden geçirim 15 akçe alırım misali herkesi bu kadar uzun boylu zoraki taş duzarlar arsında hapsetmenin adı ne egitim nede ögretim nede fayda nede akılcılıkdır nede üretim saglar tüketim çılgını ve ülkemizi sömürgeci devletlerin pazarı yapmayalım .
    Bütün bu uygulamalar üzerinde yaşadıgımız vatan topragında ,insanlarımızın ihtiyaçları için mahalli Milet ve toplum tabanlı olmalıdır yoksa , batıda şöyle gelişmiş ülkelerde bu şekilde diye taklitci , ve ithal sürümlerden ziyade halkımızın beklentilri önemlidir, yosa klasik reflekslerimizde oldugu gini Necip fazıl Kısakürek in ifadesile İslamiyet batıdan gelse kabül edecekler,zihniyeti ile kendi kimlğimize ait her şeyi red ve inkar politikalarını ÖGRETİM SİSTEMİNE DAYATMAK VE DAHha sonrada akılcılık ve bilimselik ve batı ve gelişmiş ülkelerde böyle diyerek kendimize ait degerlerimize gözümüzü kapamak bunuda ,marifet saymak ögretim sistemimize yapılacak faydalı bir yenilik degildir.
    Açıkilkokul ,Açık ortaokul ile Açık Lise de ; İngilizce, Çince,arapca,Osmanlıca,farsca,kürtce,Süryanice,Çerkezce,Azerice,kazakca,Türkmence,taşkentce,abazca, vb Anadolu da Rumlardan ve Osmanlıdan kalan milletlere ait iki dil en az zorunlu seçmeli ders olarak okutulmalıdır.
    Açıkilkokul ,Açık ortaokul ile Açık Lise de ;seçmeli ders olarak kuranı kerim dersiile birlikde din egitimi mevcut uygulamadan farklı olarak din dersi yalnız Sünnilere yönelik olmamalı,Aleviler,Süryaniler,Hıristiyanlar, ve Museviler vebenzeri örgenciler için secmeli dersler getirilmeli,Alevi vatandaşlar için aleviliği anlatan seçmeli dersler müfredata konmalıdır.

  2. Mustafa Bahadır FİDAN diyor ki:

    1965 de necip fazıl kısakürekin ayasofya camii önünde yaptıgı konuşması :
    İÇİMİZDEKİ AJANLAR VASITASIYLA AYASOFYA İBADETE KAPATILMIŞTIR DİYOR NECİP FAZIL KISA KÜREK

    Sebep? Sebep açık… Dedik ki bütün manalar Ayasofya’ya bağlı… Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler; ruhumuzu kilitlemek için Ayasofya’yı kilitledirler…
    Nasıl bütün yollar Roma’ya çıkarsa, Türk manevi kurtuluş davasının bütün meseleleri de Ayasofya’ya ve onu müzeleştiren ellere çıkar.
    Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün kapanık bahtıyla beraber açılmalıdır…
    Ayasofya’yı kapalı tutmak, manada bütün camileri ve cami mefhumunu kapalı tutmaktır. Çünkü onların hepsi birer mekân, Ayasofya ise ruh, anlattık…

    MİİLİ MÜCADELEYE İHANETİN ,1. TBMM YAPILAN DARBENİN , TRABZON MİLLETVEKİLİ ALİ ŞÜKRÜ BEYİN ÖLDÜRÜLMESİNİN İNGİLİZLER İLE YAPILAN GİZLİ ANLAŞMALARIN , SON OSMANLI MEBUSLARINI ALDIGI MİSAKI MİLLİ KARARLARINA İHANETİN VE YAPILMASI SÖZ VERİLEN ANTİDEMOKRATİK MİLLETE SORMADAN YAPILAN DEVRİMLERİN SİMGESİ VE MÜHRÜDÜR AYASOFYA BAYRAGININI CAMİDEN MÜZEYE İNDİRİLMESİ
    REDDİ MİRAS VE FATİHE PEYGAMBERE İHANETİN BELGESİ DEGİLMİDİR ?
    LOZANIN ANLAŞMASININ GİZLİ HÜKMÜ OLDUGU SÖYLENEN ,AYASOFYANIN VAZİYETİ LOZANIN BİR İHANET GÖSTEGESİ OLDUGUNUN İSBATIMIDIR KİM CEVAPLAYACAK?…
    AYASOFYANIN KAPALI KALMASININ BAŞKA MANASI EN KİBAR DEYİMİYLE BAŞKA NE OLABİLİR???!!!…

    AYASOFYANIN devrimci demokrat müslüman1 gün önce
    ayasofya açıldığı gün türkiye TAM BAĞIMSIZ bir devlet oldu demektir, CHP Ayasofyayı müze yaparak kapattı, haydi CHP Ayasofyanın tekraren ibadete açılması için yasa teklifini ver, tayyip beyi köşeye sıkıştır, aslında mhp de bdp de bu teklife destek vermeli, akp li vekillerin çoğunluğuda bu teklife evet der, bu konuda CHP nin rolü önemli, zira ayasofyanın müze olması için emperyalistlere LOZANDA söz verildiğini sanıyorum, LOZANI imzalayanların kemikleri bile kalmadığına göre, bu verilen sözde hava olup uçtu, buğünkü CHP söz vermedi, söz veren CHP liler artık yok, yeni chp var ve bu CHP halkın CHP si olmalıdır,

    ——————————————————————————————————————————-meselenın özet:
    Ayasofya Camiinin ibadete kapatılması hususu Cumhuriyet Dönemi’nin en çok tartışılan konularından birisidir. Ayasofya’nın ibadete kapatılması konusunda ilgili Devlet kurumları hiçbir makul, mantıklı ve inandırıcı gerekçe gösterememektedir. Müslüman Türk milletini çok derinden üzmesi ve rencide etmesine rağmen bu hukuka aykırı icraat milletin arzu ve isteklerine karşın bir dayatma şeklinde sürdürülmektedir. Bir devlet kendi halkının muhalefetine ve rencide olmasına rağmen bir icraatta niçin böylesine ısrar eder? Halkın ibadete açılması yönündeki ısrarlı taleplerine karşın kimler niçin hala camiyi ibadete kapalı tutmakta ısrar eder.Yoksa uluslar arası arenada siyasal ve ekonomik alanda tam bağımsız olamadığımız…içeridede hakimiyet kayıtsız şartsız millete ait olmadığındanmı ibadete kapalı tutuluyor Ayasofya ?

    Ayasofya Camiinin niçin ibadete kapatılarak müzeye çevrildiği konusunda Devlet tarafından makul ve inandırıcı bir gerekçe gösterilemezken; bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmektedir.

    Merhum Necip Fazıl KISAKÜREK, Büyük Doğu Dergisinin 29. sayısında yayınlanan bir makalesinde; Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında Batılı Devletlerin delegasyonları ile Türk delegasyonu arasında kamuoyundan saklanan bazı gizli görüşmelerin ve gizli anlaşmaların yapıldığını; Türkiye’nin İslami kimliğinin yok edilmesi, halkın İslamdan uzaklaştırılması ve Devlet yönetiminin İslami kurallar dışında seküler bir yapıya sahip olması konularında anlaşmaya varıldığını; bu tavizler karşılığında, Türkiye’nin bağımsızlığının Avrupa Devletleri tarafından tanındığını açıklamaktadır.

    İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
    “Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.”

    Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, “Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap:
    “İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz….”

    Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?

    Prof. Dr. Ahmet AKGÜDÜZ’ de Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajında, Ayasofya Camiinin niçin müzeye çevrildiği sorusuna verdiği cevabında; “… birinci önemli sebep, Lozan’da gizli bir madde olduğuna inanıyorum. Ama elimizde bir belge yok. Yani Hıristiyan devletlerin baskısı olabilir…” demektedir.
    Görüldüğü gibi, Merhum Necip Fazıl ile Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ’ ün tespitleri aynı noktada çakışmaktadır.

    —————————————————————————————————————————
    BEDİÜZZAMAN’IN MÜJDESİ: AYASOFYA YENİDEN CAMİ OLACAK

    Bediüzzaman’ın talebesi Selahattin Çelebi anlatıyor:
    “Üstad’ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında düşüncelerini sormuştum. ‘Keçeli, keçeli’ diye güldü. Sonra birden ciddileşerek ‘Ayasofya, Hristiyanlığın, İslâmiyete devir ve tesliminin bir âbidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir’ dedi.
    Çelebi

    Ey fethin ve Fatihin bizlere armağanı
    Ey müjdeli şehirde mabedlerin sultanı
    Lanetler bırakmıyor seni kapatanları
    Bu millet unutamaz tarihteki şanını

    Cami olacağını müjdeleyince Peygamber (a.s.m.)
    Asırlarca bıkmadan sefer etti mü’minler
    Senin uğrunda şehid olduysa da Eyyüb’ler(r.a.)
    Sekiz asırdan sonra fethettiler Fatihler

    Peygamberin (a.s.m.) tükrüğü seni ayakta tutan
    Kapalıysan da sanma ellerin olmuş vatan
    Senin için savaşmış bu topraklarda yatan
    Lanetlerle gebersin seni ellere satan

    Heyhaat! Ne acıdır ki, şimdi mahzun duruyorsun..
    “Mü’min yok mu dünyada?” diye merak ediyorsun..
    Vardır, elbette lakin..Halimizi bilmiyorsun!
    Anlatsam halimizi hıçkırarak ağlıyorsun..

    Kıyamete kadar da sürecek bu lanetler
    Gözü sende mü’minler açılışını bekler
    O günü görmek için çarpmaktadır yürekler
    O gün mesrur olacak; ins ü cin ve melekler
    Ürperdi hayâlim bu nasıl korkulu rüya?..
    Şaştım neyi temsil ediyorsun. Ayasofya?..
    Çöller gibi ıssız ne hazin ülke muhitin
    Yâd el gibi yurdunda garib olmalı mıydın?..
    Beşyüz senelik bezmine ermekti ümidim
    Çöller gibi ıssız seni ben görmeli miydim?..
    Bayram Ramazan Cum’a mübârek gecelerde
    Avize değil mum bile yanmaz mı içerde?..
    Gâşyolmuş İbâdetlere hayrandı felekler..
    Tekbirine ses verdi asırlarca melekler..
    Coşmaz mı denizler gibi yâdındaki âlem?..
    Göklerde melekler tutuyor hep sana mâtem..
    Yâdında bin üçyüz senelik menkıbeler var.
    Her menkıbe hicrânına mâtem tutar ağlar!.
    Beş yüz sene âlem seni tehdid ediyorken
    Devler gibi düşmanlara meydan okudun sen!..
    Târihimin ömründe gönüller dolu güldün
    Çılgınca esen bir acı rüzgârla döküldün!..
    Paslanmada! Altın yazılar âh! O eserler.
    Kabrinde kan ağlar bunu gördükçe (Kazasker)..
    Fâtihleri ağlatmada hâlin Ulu Mâbed..
    Yâdın kanar imânlı gönüllerde müebbed!…
    Gamlı renklerle örülmüş ne hâzin çerçevesin
    Bir yıkık türbe mi virâne misin yoksa nesin?
    Bak hayâlimdeki âlem geliyor vecde yine
    Gözlerim daldı; sütunlarla (Fetih Âyeti) ne!..
    Muhteşem âbidesin: Dinimin ulviyetine
    Remz idin beş asır ecdâdımızın şevketine!…
    Aldı senden beş asır azmine kuvvet kaleler..
    Yine hep aynı tehassüsle yücelmiş kuleler..
    Nerde: Yandıkça Süreyyâlara dehşet vererek
    Coşan âvizelerinden yayılan: Binbir renk!..
    Çan sesinden seni kurtarmış ezanlar nerde?..
    Hani bülbül gibi Kur’ân okuyanlar nerde?
    0 ezanlar bütün İslâm’a şerefler verdi
    Sanki her pencere lâhuta bakan gözlerdi!..
    O ilâhî yüce sesler yine gelmez mi dile?
    Şimdi artık işitilmez mi sönük nağme bile?
    Şimdi Cennet sana sermez mi yeşil gölgesini?..
    Şimdi hûriler işitmez mi ilâhî sesini?..
    Nice bin hâtıra gönlümde coşup canlanıyor..
    O ne parlak görünüş! Sanki hayâlim yanıyor!
    Hutbeler çağlamaz olmuş şu yeşil minberden
    Gamlı bir gölge yayılmakta bugün her yerden!
    Gizli bir âh ile artık yanar ağlar mı için?..
    Nice bin derdile kalbin doludur çünki senin!
    Hangi eller sana akşamları zinci vuruyor?
    Yüce feryâdını kimler boğuyor susturuyor?..
    Sen ne âlemleri gördün ne ömürler sürdün..
    Batı dünyasına dehşet saçıyorken daha dün.
    Gizli kurşunla habersizce vuruldun mu bugün?..
    Dönmeler dans ederek yapmada karşında düğün’…
    Dehre meydan okuyan koskoca tarih nerde?’..
    Ülkeler fetheden erler yüce (Fâtih) nerde?..
    Seni Tevhide kavuşturmanın aşkıyla yanan
    O şehir orduların döktüğü seller gibi kan
    Heder olmuş mu desem? Ah! Dilim varmaz ki
    Bugün onlar bile mâtem tutuyorlar. Belki!
    Bugün ağlattın eminim ölüler âlemini
    Kerbelâ tutsa gerektir yeniden mâtemini!..
    Tek ziyâretçin olan gün de yol almış gidiyor
    Muhteşem kubbeni zulmette nasıl terkediyor?’..
    Cemiyetlerden uzak; çölde mezâr olsaydın
    Orda billâhi mezarlar bile senden aydın!..
    Çöllerin Ay-Güneş en hisli ziyâretçisidir
    Hilkâtin Arşa çıkan zikrini her an işitir!
    Şu perişan denizin inlemesinden duyulan!
    Hıçkırıklarla boğulmuş tutuşan bir hicran!..
    Çağıdır ağlamanın ey Ulu Mâbed ağla!..
    İntikam aldı firenkler seni ağlatmakla!..
    Dostun ağlarken o bir yanda da düşman gülsün
    Kanamıştır yeniden kalbi hazin (Endülüs)’ün!..
    Bu elim fâcia billâhi yürekler acısı
    Müslüman Türkün evet şimdi bu en kanlı yası!..
    Ey derin fâcia manzumeye sen sığmazsın
    Tutuşup yanmada kalbim seni târih yazsın!..
    Ali Ulvi KURUCU

    Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı neden cami yaptı?
    ‘Ayasofya cami olsun’ mektubu
    Yassıada’nın yarım asırdır gizli kalan mektupları açığa çıktı. Said Nursi, Menderes’e gönderdiği mektupta “Ayasofya’yı cami olarak ibadete açın” talebinde bulunmuş…
    Başbakanlığın gizliliğini kaldırdığı Yassıada belgeleri arasından tarihe geçecek ayrıntılar ortaya çıktı. Gizli belgeler “Yassıada’nın Karakutusu” kitabında derlendi. Kitapta Yassıda dramına ait iç burkan çok sayıda belgeye yer verilirken, o günlere ait ilgi çeken mektuplara da yer verildi.

    Kitapta Bediüzzaman Said Nursi ve Necip Fazıl Kısakürek’in Adnan Menderes’e gönderdiği mektuplarda var. Said Nursi’nin Menderes’e gönderdiği mektuplardan en ilginci “Ayasofya’yı cami olarak ibadete açın” önerisi.

    Bediüzzaman’ın Ankara’yı teşrifinin devlet ricaline bildirilmesi başlıklı mektubun Ayasofya kısmı şöyle: “Hem Demokrata, ezan-ı Muhammedi gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve alem-i İslâm’a hatta bir kısım hıristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzaharattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır. Ben ise bu mesele için 30 sene siyaseti terk ettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim.

    Başbakanlığın gizliliğini kaldırdığı Yassıada belgeleri arasından tarihe geçecek ayrıntılar ortaya çıktı. Gizli belgeler “Yassıada’nın Karakutusu” kitabında derlendi. Kitapta Bediüzzaman Said Nursi ve Necip Fazıl Kısakürek’in Adnan Menderes’e gönderdiği mektuplarda var. Said Nursi’nin Menderes’e gönderdiği mektuplardan en ilginci “Ayasofya’yı cami olarak ibadete açın” önerisi. Bediüzzaman’ın Ankara’yı teşrifinin devlet ricaline bildirilmesi başlıklı mektubun Ayasofya kısmı şöyle: “Hem Demokrata, ezan-ı Muhammedi gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve alem-i İslâm’a hatta bir kısım hıristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzaharattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır. Ben ise bu mesele için 30 sene siyaseti terk ettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim.”

    (www.haber7.com)

    Said Nursi ve Ayasofya

    Bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur’an ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya Câmii’ni puthaneye ve Meşihat Dairesini kızların lisesine çevirenleri sevmemek bir suç olması imkânı var mı?

    BSN

    ——————————————-

    BÜYÜK DOĞU MİMARI
    ÜSTAD NECİP FAZIL (Rahmetullahi Aleyh)’IN
    29 Aralık 1965 Tarihinde Yaptığı
    Muhteşem
    AYASOFYA KONFERANSI’nı
    sunar

    (IMG:http://server4.hemenpaylas.gen.tr/out.php/i24620_ayasofya.gif)

    İNDİRMEK İÇİN LİNKLER
    25 MB MP3
    http://dosyam.net/?id=0r8tv5
    http://www.sendspace.com/file/9qd2ki
    http://rapidshare.com/files/45719553…RANSI.mp3.html
    http://www.fileflyer.com/view/QvDcZAL

    Mahzun Ayasofya

    Tarihler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiğinde yepyeni bir devrin kapısı açılmıştır. O gün Kâinatın Efendisi’nin (asm) bir mucizesinin tahakkuk ettiği gündür aynı zamanda: “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fethedecek kumandan ne güzel bir kumandan ve onun ordusu ne güzel bir ordudur.” (Kenzül Ummal 14/219, Müstedrek-ül Hâkim 4/422.) güzel kumandan ve güzel ordusu İstanbul’a Salı günü dahil olur…
    Fatih’in Ayasofya kilisesine girince ‘Secde-i şükrân’a kapandığı ve ondan sonra da iki rek’at namaz kıldığı ve ilk ezanın da işte o sırada okunduğu rivayet edilir: Artık Ayasofya katedral değil camidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun azametli devrinde riayet edilmiş eski bir an’ane vardır: Ordu içeri girip burçlara bayrak çekilirken, surların üstünde ezan sesleri yükselir ve şehrin en büyük kilisesi derhal camiye tahvil edildikten sonra ilk Cuma namazı bu ilk camide kılınır. Kilise devrindeki ismini fetihten sonra da muhafaza eden ‘Ayasofya Camii’ işte bu sebepten dolayı İstanbul fethinin en büyük sembolüdür. Ayasofya’nın kiliseden camiye çevrilmesi üç günde tamamlanmıştır.
    LÂNET DUASI
    Ayasofya camiye çevrildikten sonra, Sultan Fatih Muhammed Han buraya vakıflar tahsis etmiş ve devamlı bakımlı olması için 62 vazifeli tayin etmiştir. Artık yaklaşık beş yüz sene burada mukaddes vazife ifa edilecektir. Hazret-i Peygamber (asm) harika mucizesiyle 800 sene evvelinden İstanbul’un fethini haber verdiği gibi; Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri de kendisinden 500 sene sonra Ayasofya’nın puthaneye çevrileceğini kerametvâri bir nazarla görmüş ve bunu yapanlara lânet duası etmiştir. Fatih vakfına ait vakfiyede şunlar yazılıdır:
    “Kim bu vakfiyenin bir şartını değiştirir, fasit bir te’ville, dalavereyle vakıf hükmünü yürürlükten kasteder ve aslını değiştirir, füruuna itiraz eder veya bunları yapana yol gösterir ve yardım eder veya kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar veya sahte evrak düzenleyerek mütevellilik hakkı gibi şeyler ister, yahut onu kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların ebediyen la’neti onun üzerine olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyamet gününde yüzlerine bakılmasın.
    Kim bunu işittikten sonra değiştirirse, günahı değiştirenlerindir. Allah işitendir, bilendir. Bu vakfı değiştirmeye, bozmaya girişen kişi ölümü, sekeratı, kıyamet sahnelerini ve karanlığını, kabri ve yalnızlığı, münkeri ve heybetini, nekiri ve soracaklarını, Âlemlerin Rabbi huzurunda duracakları günü hatırlasın. O gün hiçbir kimse hiçbir şeye sahip değildir. O gün bütün işler Allah’a aittir.”
    “KAHROLSUN GÂVURLAR”
    450 sene sonra… İstanbul işgal altındadır. Sultan Vahdettin Han Hazretleri, İngilizlere dostmuş gibi gözüküp Anadolu’da milli mücadelenin teşekkülü için var gücüyle çalışmaktadır. Bir Fransız taburu Harbiye nezaretinden aldıkları izinle Ayasofya’yı teslim almak için harekete geçmiştir. Lâkin gizli bir emir Binbaşı Tevfik Bey’e ulaşır. Tevfik Bey hayatını ortaya koyar ve Fransızlara Ayasofya’yı teslim etmez.
    Anadolu’daki milli mücadele avn-i İlâhî ile zaferle neticelenmiş, Sultan bu saadetli günü Ayasofya’da dua ve şükürle geçirmek ister. Ayasofya hınca hınç doludur. Tablo, muhteşem ama bir o kadar da mahzun bir tablo. Ecnebî Sinyor Piyetro Quaroni anlatıyor:
    “Mihrabın yanında bu mü’minler kalabalığının önünde O, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. O… Majeste Altıncı Mehmed… Osmanlıların İmparatoru, mü’minlerin emiri, zıllullahi fi’l-arz, krallar kralı, sultanlar sultanı, âlemdeki hüsrevlere taçlar dağıtan ve daha nice unvanlara sahip sultan… Cemaat halinde eda edilen İslâmî ibadet, yani namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz. Bütün mü’minler hep birlikte secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda, kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir. Ulemâdan bir zat minberde birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun sadece ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Kulaklarım ara sıra bir kelimeyi farkedebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş olduğunu hissediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi:
    “Kahrolsun gâvurlar!”
    Ve şu anda kendimi yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben, itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:
    - Kahrolsun gâvurlar!
    Birdenbire bir komutla camide ince bir yol açıldı, Sultan, Ayasofya’dan ayrılıyordu. Yanımdan geçerken dikkat ettim: Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hali vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ kıbleye doğru açıktı. Yüzü çok sararmıştı; İstanbul hâlâ işgal altındaydı…” (Ayasofya, Hüseyin Yılmaz, Timaş Yay., İstanbul 1991.)
    VE KARANLIK YILLAR…
    Ayasofya 24.11.1934 tarihli ve 2/1589 sayılı, Resmi Gazete’de neşredilmeyen, kanunlar ve o zamanki anayasa karşısında hiçbir geçerliliği olmayan bir Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilir. Bundan böyle, o uğruna pek çok şey feda edilen, adına destanlar, şiirler yazılan; padişahlara, imparatorlara mabed olan, fethin sembolü Ayasofya bizim değildir. Biz Ayasofya’yı, Ayasofya bizi kaybetmiştir artık. Ayasofya ile birlikte kaybolan özümüz, imanımızdır…
    Ayasofya mahzun, içinde namaz kılınmadığına… Ayasofya mahzun; Fatihler, Akşemseddinler yetişmediğine.. Ayasofya mahzun, hafızların sesini işitmediğine… Beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine kendisini tekrardan çevirecek nesillerin henüz gelmediğine mahzun Ayasofya…

    Aşağıdaki linke tıklayarak download bölümünden dosyayı indirebilirsiniz.

    N-F-K.Com – Necip Fazıl Kısakürek

    SERDENGEÇTİ’den;

    AYASOFYA

    Ey İslam’ın nuru, Türklüğün gururu Ayasofya!
    Şerefelerinde fethin, Fatih’in şerefi,
    Işıl ışıl yanan muhteşem mabet!…
    Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun?

    Hani minarelerinden göklere yükselen,
    Ta maveradan gelen ezanlar?…
    Hani o ilahi devir, ilahi nizamlar?…

    Ayasofya ses vermiyor,
    Ayasofya bir hoş,
    Ayasofya bomboş!…

    Hani nerede?
    Şu muhteşem minberde,
    Binlerce erin baş koyduğu şu temiz yerde,
    Şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor?…

    Ayasofya! Ayasofya!…Seni bu hale koyan kim?
    Seni çırılçıplak soyan kim?!…

    Hani nerede?
    Gönüllerden kubbelere,
    Kubbelerden gönüllere
    Gürül gürül akan Kur’an sesleri?…
    Kur’an sesleri dindirilmiş,
    Müslümanlar sindirilmiş!…
    Allah-Muhammed-Hülafa-i raşidinin
    İsimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!…

    Fethin, Fatih’in mabedinden kitab-ı mübini,
    Bu ulu dini kaldıran kim?
    Dinimize, imanımıza saldıran kim?
    Mabedimin göğsüne uzanan namahrem eli,
    Kimin elidir?!…
    Söyle Ayasofya, söyle.
    Seni puthane yapan hangi delidir?!…

    Elleri kurusun, dilleri kurusun!
    Ayasofya! Ayasofya! Seni bu hale koyan kim?
    Seni çırılçıplak soyan kim?!…

    Ayasofya,
    Ey muhteşem mabet;
    Gel etme,
    Bizi terketme!…
    Bizler, Fatih’in torunları, yakında putları devirip,
    Yine seni camiye çevireceğiz…

    Dindaşlarımızla,
    Kanlı göz yaşlarımızla,
    Abdest alarak secdelere kapanacağız,
    Tekbir ve tehlil sadalarıboş kubbelerini yeniden dolduracak
    İkinci bnir fetih olacak,
    Ezanlar bu fethin ilanını,
    Ozanlar destanını yazacaklar…

    Putperest Roma’ya yeni bir mezar kazacaklar, sessiz ve öksüz minarelerinden yükselen ezan sesleri fezaları yeniden inletecek! Şerefelerin yine Allah’ın ve O’nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed’in aşkına, şerefine ışıl ışıl yanacak; bütün cihan Fatih Sultan Mehmed Han dirildi sanacak!…

    Bu olacak Ayasofya,
    Bu muhakkak olacak…
    İkinci bir fetih, yine bir ba’sü ba’delmevt…
    Bugünler belki yarın, belki yarından da yakındır,
    Ayasofya, belki yarından da yakın!…

    MİLLETİ BU ZİLLETTEN KURTARIN

    Ayasofya Camisi konusunu yeniden gündemimize almalıyız. STK’ler, cemaatler konuyu yeniden gündeme getirerek hükümetin, gerçekten böyle bir niyeti varsa, elini güçlendirmeli ve gerekli kamuoyunu oluşturmalılar.

    Tam zamanıdır. Zira geçmişte camilerin kapatıldığı, ahır veya ambar yapıldığı hadiseleri gündemde iken, o malum dönem ile yüzleşilirken Ayasofya Camisi için de bir şeyler yapılmalı. Ayasofya Camisi mutlaka gündeme gelmeli. Bu konuda mitingler yapılmalıdır. En azından imza kampanyası düzenlenebilir. Ayasofya Camisi ile ilgili dernekler kurulmalı. Birileri kendilerini bu yola vakfetmeli. Şahsen ben gönüllüyüm. Neden?

    Çünkü Ayasofya Camisinin ibadete yeniden açılması demek Türkiye’nin gerçek anlamda bağımsız, hür bir ülke olduğunun yegane kanıtıdır. Ayasofya Camisinin yeniden ibadete açılması demek, tarih ile yeniden barışmak ve büyük Türkiye’nin yeniden kurulması demektir.

    İstanbuldaki Ayasofya cami hilal hakimiyetine derhal kavuşturulmalı ve cami olarak ibadete açılmalı İSTANBULUN fethinin manevi sembolü olan Ayasofya camii derhal ibadete açılmalı, ecdadımıza ihanetimiz daha fazla devam edemez yüreğiniz varsa bu ve ben zeri benim yazadığım bu maddelerin hepsini referanduma götürün lütfenayasofya açıldığı gün türkiye TAM BAĞIMSIZ bir devlet oldu demektir, CHP Ayasofyayı müze yaparak kapattı, haydi CHP Ayasofyanın tekraren ibadete açılması için yasa teklifini ver, tayyip beyi köşeye sıkıştır, aslında mhp de bdp de bu teklife destek vermeli, akp li vekillerin çoğunluğuda bu teklife evet der, bu konuda CHP nin rolü önemli, zira ayasofyanın müze olması için emperyalistlere LOZANDA söz verildiğini sanıyorum, LOZANI imzalayanların kemikleri bile kalmadığına göre, bu verilen sözde hava olup uçtu, buğünkü CHP söz vermedi, söz veren CHP liler artık yok, yeni chp var ve bu CHP halkın CHP si olmalıdır,

    Kominizim ile Mücadele dergisinin kurucusu ve daha sonraki yıllarda Said Nursi’nin avukatı olan Av. Bekir BERK ‘in dediği ifade ettiği gibi biz de diyoruz ki;

    “Biz inanmış insanlar, Ayasofya’yı müze haline koyan 1934′teki Vekiller Heyeti Kararı’nı kaldırmanızı, İslâmiyet’e karşı açılan seferin, vicdan hürriyeti üzerine baskının bir delili olan hale son verilmesini, ‘Allâhu Ekber, Allâhu Ekber’ seslerinin Ayasofya minarelerinden yine ufuklara dalga dalga yayılmasını, Ayasofya’nın kubbelerinin yine ‘Allâh Allâh’ sesleriyle dolup taşmasını, Ayasofya zemininin artık karanlık ruhlu insanların kirli ayaklarıyla çiğnenmemesini, Allâh’a gönül vermiş mü’minlerin nurlu alınlarıyla kucaklaşmasını arzu ediyor, ‘Anasının ak sütü gibi helal bir iktidara sahip’ hükümetin eliyle, yine camiye çevrilmesini istiyor ve bekliyoruz.”

    “Ayasofya İstanbul’u fetheden büyük Fatih’ih fetih sembolüdür. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi milletin isteğidir ve milli iradeye uymak, hükümetin borcudur. Ayasofya’nın camilikten çıkarılması, Türk tarihine hürmetsizliktir. Aynı zamanda laikliğe aykırıdır. Bütün Müslümanların ruhunu ve bu arada Fatih’in ruhunu muazzep ve milli vicdanı rencide etmektedir. Ve nihayet düzeltilmesi gereken haksız bir harekettir kanaatindeyiz.”

    “Ve yine herkes bilmektedir ki, bugün Ayasofya’dan başka namahrem eli değen mabet yoktur.”

    Kimseyi yargılamak gibi bir niyetim yoktur. Yalnız, tarih, kendisine tevdi edilen yalanları zamanla bağrında eriterek doğrusunu bir biçimde insanlığın vicdanına sunuyor. Bu da onlardan biri diye düşünüyorum.

    zira mevzun iddia edildiğine göre tarihi yansıması şudur osmalıda fet hedielen yerin sembölük olarak fethin alamet farikası olrak fethi mümbini vuku buldugu şehrin fethin sembölü olsun diye tıpkı peygamberimizin mekkenın fgethinde kabeyi ilk iş olarak kabede ezan okutması ve namaz kılınması gibi ibadete acması gibi osmanlıda o şehrin enbüyük ibadet hanesi ni fethin sembolü olalrak camiye ceviriyor .

    zira mevzun iddia edildiğine göre tarihi yansıması şudur osmalıda fet hedielen yerin sembölük olarak fethin alamet farikası olrak fethi mümbini vuku buldugu şehrin fethin sembölü olsun diye tıpkı peygamberimizin mekkenın fehinde kabeyi ilk iş olarak ibadete amcası ve namaz kılınması gibi gibi osmanlıda o şehrin en büyük ibadet hanesini fethin sembolü ollrak camiye ceviriyor , sonra ingilizler resmi olmayan yazılan degılde yaşanan tarihe göre çanakkale savaşını yaptıklatı i,stanbul ve bogazlarını almak istediklerri o istanbuldan savaşmadan çıkıp gidiyorlar çünkü onları gıtık leri tarihde bütün inkılaplar yapılmıış hededefe ulaşılmış bu fethın ve hedeflerinin sembolu olarakda ayasofya müze yapılmış lozanının gizli hükümleri içerisinde ınkılapların yapılması hilafetin kaldırılması harf ve kılk kıyafet inkılabı cuma gunun tatıl edilmesin terk edilmesi hatda zafer olarak ilk defa türkyeden güzellik yarışmasına katılan şahsın , ilk yarışmada birinci seçilmesi ve ardından türklrın islam bırlğinin başı olma vasfını yitirmeleriden sonra o gunden ıtı baraen TURKEY ingilizce hindi akıllı culuk akıllı demeleri dahası onlar içerisinden öyle bir nesil yetiştireceklerdiki bin yıldır islamın bayraktarı olan bu milletin çocukları sokaklada kahrolsun şeriat diye bagıracakları bır ınklaplar zincirinin birinci meclisi tasfiye ve millet vekli olan ali şükrübey i topal osman öldürterek 1 meclise gözdagı verip dagıtarak lozanda verilen sözlerden yalnız birtanesidir ayasofyanın cami olmakdan cıkarılması hadisesi tıpkı latin harflerini türk harfleri diye lodışındaki tarih clilerizanın gizli maddeleri oldugu fısıltı şeklindede olsa resmi tarihciler n özel sohbetlerinde fısıltı halınde dolaşmaktadır … Kimseyi yargılamak gibi bir niyetim yoktur. Yalnız, tarih, kendisine tevdi edilen yalanları zamanla bağrında eriterek doğrusunu bir biçimde insanlığın vicdanına sunuyor. Bu da onlardan biri diye düşünüyorum.

    ,,,

    Ülkemizde ‘Ayasofya’ adıyla bilinen birden çok cami vardır. Ancak “Ayasofya” denildiğinde hemen herkesin aklına İstanbul ‘Ayasofya-Sultanahmet Meydanı’ndaki “Ayasofya Camii” gelir. “Ayasofya”lar başlangıçta “kilise” olarak yapılmışlar, ancak “fetih”lerle bu kiliseler camilere çevrilmiş ve yüzyıllarca ibadethane olarak hizmet vermişlerdir.
    Faruk ÇAKIR
    cakir@yeniasya.com.tr

    “İstanbul’un fethinin sembolü olan Ayasofya,” 1934’te çıkarılan bir bakanlar kurulu kararıyla “müze” statüsüne geçirilmiştir. Ayasofya’nın ‘cami’den ‘müze’ye çevrilmesiyle ilgili tartışma o yıllardan bu yıllara kadar sürüp gelmiştir. Millet ekseriyeti bu mabedin ‘cami’ olmasını arzu etmekte, ancak görünür ve görünmez ‘yasak’lar sebebiyle bu talep görmezden gelinmeketedir.
    Kurban Bayramı öncesinde İznik’deki “Ayasofya Camii”nin yeniden ibadete açılması, haklı olarak gözleri İstanbul’daki “Ayasofya Camii Kebiri”ne çevirdi. Hepimiz soruyoruz: Fethin sembolü (İstanbul’daki) Ayasofya ne zaman esaretinden kurtulacak? İznik’deki Ayasofya 90 yıl sonra yeniden cami olarak ibadete açıldı. Acaba, İstanbul’daki Ayasofya için de [bu hesaba göre 2034] bu kadar beklemek gerekecek mi?
    Bakınız, 12 Eylül 1980 darbesinin milletimize dayattığı ‘darbe anayasası’nı değiştirme krarı alan ve bunun için çalışan Türkiye, 1934 yılındaki bir ‘bakanlar kurulu kararı’nı değiştirmeyi gündemine almıyor ya da alamıyor. Bu durum derin bir çelişki değil mi? İznik’deki Ayasofya, Vakıflar Genel Müdürlüğünün kararıyla ‘cami’ olarak ibadete açılabiliyor. Elbette siyasî sonuçları farklı olarabilir, ama ‘eknik’ olarak belki de İstanbul için de aynı şey geçerlidir. İznik’deki Ayasofya bir ‘bayram sabahı’ ile ibadete açıldı, inşallah aynı şey gecikmeyen [mesela, önümüzdeki Ramazan Bayramında] bir bayram sabahı ile İstanbul’dakine de nasip olur.
    Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, caminin yeniden ibadete açılmasından dolayı mutluluğunu ifade ederek, [İznik’deki] Ayasofya’nın 680 yıl önce Orhangazi tarafından camiye çevrildiğini ve 1920’li yıllardan beri de ibadete kapalı olduğunu hatırlatmış. Ertem, ‘’Burada tekbir seslerinin yükselmesinden, Allah nidalarının yükselmesinden oldukça mutluyum. Eleştirenler de bu görüntüyü gördükten sonra bizimle aynı fikirde olacaktır. Burası kurulduğunda ibadethane olarak kuruldu. İbadethane olarak devam etmesini ben istiyorum. Biliyorum ki bütün yürekler ister’’ şeklinde konuşmuş. (AA, 6 Kasım 2011)
    Aynı günlerde [İstanbul] Ayasofya Müzesi Müdürü Doç. Dr. Haluk Dursun da çok önemli bir açıkla yaptı. ‘’Kamuoyunda, insanların düşüncesinde, oranın bir ibadethane olması şeklinde bir kabul var ve bunu zaman zaman dile getiriyorlar. Her iki kesimden de hem Müslümanlardan hem Hristiyanlardan söyleyenler var’’ diyen Haluk Dursun, oraya gelen ziyaretçilerin bazen kendisine, kulağına eğilerek ya da özel bir şekilde Ayasofya’nın ne şekilde ibadethane olacağı sorusunu yönelttiklerini ifade etmiş. (AA, 4 Kasım 2011)
    Ayasofya Müzesi Müdürü Doç. Dr. Dursun’un “Her iki kesimden de hem Müslümanlardan hem Hıristiyanlardan [Ayasofya’nın ibadethane/ cami olması gerektiğini] söyleyenler var’’ demesi hem önemli hem de tarihî bir gerçek. Samimî Hıristiyanlar da Ayasofya’nın ‘müze’ olmaktansa, ‘cami’ olmasını ister ve istiyor. Nitekim, pek çok Avrupa şehrinde, cemaati kalmadığı için kapanmak durumunda kalan ‘kilise’ler ‘ibadethane olmaya devam etsin’ denilerek Müslümanlara satılıyor ve eski kiliseler ‘cami/ ibadethane’ olarak hizmet veriyor. Hıristiyanlar buna hiç itiraz etmiyor. Kaldı ki yüzyıllarca ‘cami’ olarak hizmet veren Ayasofya’nın cami olmasına mı itiraz edecekler? Mutlaka itiraz edenler de olur, ama onlar ‘destek olanlar’a nisbetle azınlıkta kalmaya mahkûmdur.
    Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî de, “… Alem-i İslâmı, hattâ bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı müzahrafattan [pisliklerden] temizleyip ibadet mahalli yapmaktır” (Emirdağ Lâhikası, s. 349) demek suretiyle Hıristiyan dünyasının bile Ayasofya’nın ‘cami’ olmasına destek vereceğine yıllar önce dikkat çekmiştir.
    “Bayrak şairi” Arif Nihat Asya gibi seslenelim: Beş vakit loşluğunda saf saftık/ Davetin vardı dün ezanlarda/ Seni ey mabedim utansınlar/ Kapayanlar da, açmayanlar da!

    Ayasofya kime satıldı?
    Mustafa ARMAĞAN / 07.05.12
    Şu cami satıldı, bu ahır yapıldı, filancası yıktırıldı, öbürü cephane oldu… Bir süredir siyaset meydanı cami tartışmasına açıldı. Gazetelerden, televizyon kanallarından arayanın haddi hesabı yok.

    Soruyorlar: Gerçekten de Tek Parti devrinde camiler kapatıldı mı? “İbadete kapatılan Ayasofya örneği taş gibi önümüzde dururken başka kanıt aramaya ne hacet.” diyorum kendilerine. Bir şaşkınlık vakfesi. Yüzleri karışıyor. Kimilerinin buruşuyor hatta. “Nasıl yani?” diye soruyorlar. Bu yazı, işte o “Nasıl yani?”nin cevabıdır.
    Son sözümü başta söyleyeyim: Cami tartışmasının gelip dayanacağı yer, 78 yıldır ibadete kapalı bulunan Ayasofya’nın açılması meselesidir. Er veya geç Türkiye bu gerçekle yüzleşecek ve bu meseleye bir hal çaresi bulacaktır. Belki de Yunanistan’daki bir partinin seçim kampanyasında minareleri yıkılmış “Ayasofya Kilisesi” resimlerini kullanması birilerini uyandırır.
    Kim bilir?

    “Ayasofya’nın sahibi kimdir?” diye soruyorum genç muhabire. Dudağını büküyor. Belli ki hiç aklına gelmemiş bu. Tapudaki sahibini soruyorsanız diyorum “Ebu’l-Feth Fatih Sultan Mehmed Vakfı”. Nerede bu vakıf peki? Neden tapuda üzerinde görünen eserine sahip çıkmıyor? “Muhatabınız Vakıflar Genel Müdürü” diye cevap veriyorum, “Ona sorun.” Cevap alamayacaklarını bile bile böyle diyorum.

    Bir vakıf düşünün ki, tapulu malına sahip çıkamasın. Olur mu? Oluyor bizde. Peki Ayasofya’nın sahibi resmen Fatih ise (yoksa XI. Konstantin ve I. Jüstinyen mi?), eserin onun vakfiyesinde belirttiği şartlarda kullanılması gerekmez mi? Üstelik vakfiyedeki şu ateşten satırları okurken vicdanınız kanamayacak mı: “Kim ki bâtıl gerekçelerle bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya vakfın değiştirilmesi ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasına veya maksat ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun. Ebediyyen cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın.” (A. Akgündüz, S. Öztürk, Y. Baş, “Kiliseden Müzeye Ayasofya”, OSAV: 2006, s. 141-2.)

    Aslı Arapça olan vakfiyenin nüshaları Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde, Topkapı Sarayı ile Türk ve İslam Eserleri müzelerinde mevcutken ve şartları herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bağlayıcıyken, nasıl olmuş da Ayasofya Camii ibadete kapatılabilmiştir? Vakıflar Kanunu mu değiştirilmiştir yoksa? Hayır, hem 1934′teki hem de yürürlükteki Vakıflar Kanunu bir vakfın, vakfedenin koyduğu amaçlar dışında kullanılamayacağını emrediyor. Sahibi olan Fatih, vakfının amacı dışında kullanılmasına tehditkâr ifadelerle karşı çıktığı halde 1934′te bir Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya Camii müze yapılmıştır. Altında Atatürk’ün, İnönü’nün vs. imzalarının bulunması hukuk nazarında bir şeyi değiştirmez. Hukuksuzluk hukuksuzluktur. Bu hukuksuzluğu kimin yaptığı hukuku ilgilendirmez. (Adalet Tanrıçası’nın gözleri bağlıdır, unutmayın.)

    Kaldı ki, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi de bir garabet abidesidir. İlk cümlesi şöyle: “Maarif Vekilliği’nden yazılan tezkerede (…) Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi bütün Şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle müzeye çevrilmesi istenmiş…” Acaba 1934′te Şark, yani İslam âleminde Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine sevinecek bir Allah’ın kulu var mıdır? Yoksa kararname sahiplerinin kafalarındaki ‘Doğu’, bizim zannettiğimiz gibi İslam dünyası değil de, Sovyetler Birliği miydi? Halkı Ortodoks olan Sovyetler Birliği’nden başka Ayasofya ile ilgilenecek bir Doğulu devlet kim olabilir o tarihte?

    Sonra müze yapılarak insanlığa bir bilim kurumu kazandırılacağı ifade ediliyor. Sanki camiyken Ayasofya’da inceleme yapılamıyor muydu? Üstelik medreseler kapatılmadan önce Ayasofya’da her sütunun dibinde bir alimin ders verdiğini, yani tam da kapatılmasıyla bir bilim kurumunun tarihe gömüldüğünü bile söyleyebiliriz. Üstelik kararnamede Ayasofya’nın müzeye çevrileceği ifade edilirken, ibadete kapatılacağından söz edilmemiştir. Denilebilir ki, ‘Canım, müze yapılınca anlaşılmıyor mu ibadete kapatılacağı?’ Ama bir kararname çıkarıyorsanız muradınızı yarım yamalak ifade edemezsiniz. Müze yapılacak. Tamam da ibadete kapatılacağı nerede yazıyor?

    Burada avukat Abdullah Mehmet Çalışkan’ın değerlendirmesini paylaşmak istiyorum. “Ayasofya Camii Meselesinin Etrafındaki Gerçek” adlı kitabında şöyle diyor: “Ayasofya kararnamesinde hukukî bir gerekçe bulmaya imkân yoktur. Bakanlar Kurulu kararının hangi kanuna dayandığı da yazılmamıştır. Çünkü Bakanlar Kurulu’nun dayanak yapabileceği bir kanun mevcut değildir. Bakanlar Kurulu’nun hangi yetkiye istinaden bu konuyla ilgilendiği hususunda hukukî bir mütalaa da yazılmamıştır. Çünkü bu konu, ne TC. Anayasası ne de Türkiye’de yürürlükteki kanunlar tarafından Bakanlar Kurulu’na verilen yetkiler dahilinde bulunmamaktadır. Anayasadan bahsedilmemiştir, çünkü Anayasa’ya aykırıdır. Vakıf hukukundan bahsedilmemiştir, çünkü vakıf hukukuna zıttır. Görülüyor ki, Bakanlar Kurulu bu kararı ile anayasa ve kanunları yok saymıştır.”

    Kararnameye bir sıra numarası verilmemiş olması gariptir. Daha da garibi, Resmi Gazete’de yayınlanmamıştır. Kararnamelerin bulunduğu resmi dairede aslı bulunmadığı gibi resmi kanun kitaplarında da mevcut değildir. Hukukî açıdan sakat kararnamenin tartışılmasını ehline bırakalım ve kamu vicdanını yansıtan bir sese kulak verelim. Bediüzzaman Said Nursi, ezanı özgürlüğüne kavuşturarak “on derece kuvvet bulan” Demokrat Parti’den Ayasofya’yı da özgürlüğüne kavuşturmasını ister. Ona göre bu bir “yara”dır ve hükümet bu yaraya “merhem” sürmeli, Ayasofya’yı ibadete açmalıdır.

    Ayasofya’nın, 1930′larda iyi ilişkiler kurmaya çalıştığımız Yunanistan’a, dolayısıyla Batı dünyasına göz kırpmak için müze yapıldığını kabul edelim. Bence kararnamedeki “bütün Şark alemi sevinecek” ifadesinde bir dil sürçmesi olmuş. “Garp, yani Batı âlemi” diyeceklerdi besbelli. Baksanıza, Yunanistan’daki Yeni Demokrasi Partisi, Ayasofya’yı yalnız minaresiz göstermekle kalmamış, kubbesine bir de haç dikmiş! Unutmayalım ki, Mütareke döneminde yapılan Sultanahmet mitinglerinden biri de Ayasofya’ya haç takılacağı söylentisi üzerine gerçekleşmişti.

    Said Nursî’nin Gerçekleşmeyen Hedefi
    Unrealised Aim of Said Nursi
    İslâm YAŞAR
    Said Nursî ve Adnan Menderes
    Biri büyük İslâm âlimi, diğeri dirayetli devlet adamıydı. Sahalarında, zamanın akışını değiştirecek mühim işler yaptılar, ibretli hadiseler yaşadılar ve yalnız muasırları tarafından değil, gelecek nesillerce de sayılıp sevildiler.
    Aynı zaman içinde yaşadıkları hâlde, ancak ömürlerinin son on yılında birbirlerine yaklaştılar. Fakat bu, fiilî değil fikrî bir yakınlaşma olduğundan birbirleri ile hiç görüşüp konuşmadılar. Emirdağ’da bir sefer uzaktan selâmlaşmanın dışında hiç karşılaşmadılar.
    Buna rağmen çeşitli çevreler bu iki ismi sık sık birlikte zikrettiler. Bunlardan bazıları onları, mümtaz şahsiyetleri ve samimi demokratlıkları cihetiyle meth ü sena ettiler. Bazıları onlara milletçe duyulan saygıyı, sevgiyi hazmedemediklerinden o yakınlığı hep müfrit muhalefet vesilesi olarak kullanmaya çalıştılar.
    Onlar, ne aşırı iltifatlara bakıp daha çok yaklaşmak istediler, ne de indî ithamlardan, isnatlardan, iftiralardan korkup birbirlerinden uzaklaşma cihetine gittiler. Yeri geldikçe birbirleri hakkında sitayişkâr ifadeler kullandılarsa da, aralarındaki zahirî mesafeyi korumayı tercih ettiler.
    Birbirlerinin varlıklarından haberdar olduklarında, Bediüzzaman Said Nursî Afyon Hapishanesi’nde mevkuftu. Ali Adnan Menderes ise, ona zulmeden Halk Partisi’nin kadrosu içinde, icraatlarda tesiri olmayan bir milletvekiliydi.
    Yıllar önce, iyi niyetle ve samimi dualarla Cumhuriyet adıyla açıldığı hâlde, kötü niyetli kişiler tarafından kast-ı mahsusla kapatılan demokrasi kavşağında karşılaştıklarında; Said Nursî hedeflerinin ekseriyetini gerçekleştirmişti. Adnan Menderes de hayat hedefini seçmiş ve gerçekleştirmek üzere harekete geçmişti.
    Said Nursî, Adnan Menderes’ten yirmi yıl kadar önce başlamıştı hayata. Çok hızlı geçen tahsil zamanının ve içtimaî dertleri teşhis, ferdî sıkıntıları tesbit seyahatlerinin ardından yirmi yaşında Van’a geldiğinde, hayatî hedefler seçip gerçekleştirecek bilgiye, tecrübeye, cesarete, güce sahipti.
    Nitekim öyle de yaptı ve hayatının, “Eski Said” diye adlandırdığı safhasında seçti nihaî hedefini. Maksadı ilâ-yı kelimetullah, yani Allah’ın ismini yaymaktı. İ’caz-ı Kur’ân’ı beyan ederek İslâm’ı dünyaya hâkim kılmak istiyordu.
    Üç mühim merhalesi vardı bu büyük hedefin. Kur’ân-ı Kerim’i altmış cilt hâlinde tefsir edecek, dünya çapında faaliyet gösterebilecek elli kadar talebe yetiştirecek ve din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir eğitim sistemi kuracaktı.
    Bu maksatla yaptırdığı Horhor Medresesi’nde bir yandan binlerce insanın arasından seçtiği gençleri itina ile yetiştirirken, diğer yandan Kur’ân tefsirinin ilk cildi olan İşarâtü’l-İ’caz eserini yazmaya başladı.
    Aslında, Van valisinin ve bölge ahalisinin yardımı ile din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı Medresetüzzehra’yı da açabilirdi. Lâkin o zaman medresenin tesiri mahalline münhasır kalırdı.
    Bediüzzaman, bütün bölgeye hitap edecek öyle bir medreseyi devlete, millete maletmenin tesirini arttıracağını düşünerek iki sefer İstanbul’a gidip maksadını padişahlara anlattı. Sultan Reşad’tan tahsisat alınca da gelip Van’da medresesinin temelini attı.
    Tam o sırada çıktı Osmanlı-Rus savaşı. Said Nursî, mecbur olmadığı hâlde ekseriyeti talebelerinden müteşekkil bir milis alayı kurarak Pasinler Cephesi’nde savaşa katıldı ve hem sipere girmeyerek kahramanca savaştı, hem de muharebe aralarında talebesinin yardımıyla tefsirini yazmaya devam etti.
    Savaş uzun sürdü. Osmanlı Ordusu geri çekilince, Ermenilerden destek alan Rusların ilerleyişi devam etti. Bediüzzaman’ın talebelerinin çoğu şehit oldu. Kendisi de Bitlis’in müdafaası sırasında yaralanıp esir düşerek Kosturma’daki esir kampına gönderilince hedeflerini gerçekleştirecek zaman, zemin ve imkân kalmadı.
    Rusya’da komünist ihtilâlinin tezahürlerini görüp dünyanın hızla materyalizmin girdabına doğru gittiğini müşahede edince, hayatının akışını mâneviyâtı esas alacak şekilde değiştirmeye karar verdi ve Eski Said’den Yeni Said’e geçiş faslını başlattı.
    Esaretten kurtulup İstanbul’a döndüğünde, hatırlı dostlarının ısrarlı talepleri üzerine biraz siyasî, içtimaî meselelerle meşgul oldu ise de, bir ara Sarıyer’de inzivaya çekilip, Abdulkadir Geylanî’nin ve İmam-ı Rabbanî’nin eserlerini okuyarak ruh dünyasında “ameliyat-ı cerrahiye” tabir ettiği bazı değişiklikler yaptı.
    Oradan Yuşâ Tepesi’ne geçerek ruhundaki değişiklikleri hayatına aksettirmeye karar verdi. Cazip tekliflerle kendisini dünyaya çağıran dostlarına “Beni dünyaya çağırma / Ona geldim fena gördüm” diyerek hayatını, Yeni Said telakkisiyle yaşamaya devam etti.
    İstanbul’un işgali üzerine tekrar cepheye döndü. Hutuvât-ı Sitte eserini neşrederek gizlice dağıtıp ahalinin mukavemet gücünü arttırdı. Israrlı davetler üzerine İstanbul’dan Ankara’ya gittiği zaman da, zahiren içtimaî siyasî meselelerle meşgul olsa da hakikatte inzivaya çekilme kararı değişmediğinden, “Ankara’da en kara bir hâlet” hissedince Yeni Said kişiliğiyle Van’a gitti.
    Ülkede siyasetle meşgul olacak makul bir zemin kalmadığı için Bediüzzaman, bu ikinci hayat safhasında “Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım” diyerek siyasî hareketlerden uzak durdu. İsyan etmek isteyenlere karşı çıktığı hâlde, Şeyh Said isyanı bahane edilerek Van’dan önce Burdur’a, ardından da Barla’ya sürüldü.
    Sürgünlere, hapislere, zehirlenmelere, işkencelere, zecrî tedbirlere rağmen, gençlik yıllarında seçtiği hedeflerinden vazgeçmeyen Said Nursî; Barla, Isparta, Kastamonu, Eskişehir gibi yerlerde yetiştirdiği talebelerin de yardımıyla Kur’ân-ı Kerim’in, o zamana bakan âyetlerini tefsir etti.
    Bazı eserlerini, Hicaz ve Vatikan gibi dinî merkezlerin de aralarında bulunduğu çeşitli yerlere gönderdi. Nur Talebelerinin, Risale-i Nurları Medresetüzzehra’nın ders salonları mahiyetindeki Nur medreselerinde okumalarını sağlayarak hayatının Eski Said safhasında başladığı hedeflerini Yeni Said safhasında gerçekleştirdi.
    Denizli’den Emirdağ’a sürüldüğünde kendisine yapılan maddî teklifleri kabul etmedi. Çünkü “İki üç defadır ehemmiyetli bir hâlet-i ruhiye bana ârız oluyor. Aynı otuz sene evvel İstanbul’da beni Yuşa dağına çıkarıp İstanbul’un, Dârü’l-Hikmet’in câzibedar hayat-ı içtimaiyesini bıraktırıp, hatta İstanbul’da bulunan Nur’un birinci şakirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman’ı dahi zarurî hizmetimi görmek için de yanıma almaya müsaade etmeyen ve Yeni Said mahiyetini gösteren acib inkılâb-ı ruhinin bir misli şimdi mukaddematı bende başlamış. Ve üçüncü bir Said bütün bütün târik-i dünya olarak zuhuruna bir işaret tahmin ediyorum.”1 sözleri ile de ifade ettiği gibi artık sıra hayatının Üçüncü Said safhasını yaşamaya gelmişti.
    Üçüncü Said’in en mühim hedefi, siyasî hayata insanî ve İslâmî istikamette yön vermek, Risale-i Nurların devlet eli ile neşredilmesini sağlayarak millete maletmek ve talebelerini dünyanın değişik ülkelerine göndererek cihanşümul bir Nur hareketi başlatmaktı.
    Bunun yolu devlet adamlarını ikaz ve irşattan geçtiğinden, bir ara İçişleri Bakanlığı da yapan Halk Partisi’nin genel sekreteri Hilmi Uran’a, “Bu milletin yüzde doksanı bin seneden beri an’ane-i İslâmiyeye ruh ve kalple bağlanmış”2 diyerek, Türk milletinin tarihî mefahirlerini anlatan bir mektup yazdı ve onları gerçekleştirmeleri gerektiğini hatırlattı.
    Bununla iktifa etmedi, zamanın Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Efendi’ye Risale-i Nur Külliyatı’nı gönderdi ve “mümkünse eski harf, değilse yeni harfle”3 neşredilmesini istedi ise de, devlet idaresinde henüz demokratik teamüller işlemediğinden bu müracaatları neticesiz kaldı.
    O yıl, ülkenin siyasî hayatında yeni bir hareketleniş başladı. Halk Partisi’nden ayrılan Bayar, Menderes ve arkadaşlarının Demokrat Parti’yi kurduklarını öğrenen Said Nursî, fiilen siyasetle ilgilenmemekle birlikte, o partiyi alenen destekledi. İsteyen talebelerinin şahısları adına siyasete girmelerine izin verdi. Onlar vasıtasıyla Demokratlara “siyaseti dine hizmetkâr ve dost kılmaları” tavsiyesinde bulundu.
    Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçimlerde büyük bir ekseriyetle iktidara gelince cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’a yazdığı tebrik telgrafında da “Cenâb-ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin”4 diyerek İslâmî telkinlerini tekrarladı.
    Yaptığı konuşmalarda sık sık “Türk milleti Müslümandır, Müslüman olarak kalacaktır” diyen ve başbakan seçildikten sonra ilk icraat olarak ezanı, Arapça aslına çeviren, okullara din dersi koyan, radyoda Kur’ân okutan Adnan Menderes’e de yazdığı mektuplarda “İslâm kahramanı” diye hitap etti.
    Ezan-ı Muhammedî; makamlı, âhenkli ve gür bir şekilde memleketin her yerinde her vakit okunarak Türk milletine manevî kimliğini hatırlattı. Millet de ekseriyet itibariyle coşkulu bir şekilde o kudsî davete iştirak edip huşû içinde namaz kılarak İslâmî kimliğini sahiplendiğini gösterdi.
    Bu bir sonuç değil başlangıçtı. Şimdi milletin dinini öğrenmesi, yani “doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu” hâl ve etvarıyla yaşaması, bu tarihî hasletini de bir vesile ile insanlığa ilân etmesi gerekiyordu.
    Ezan-ı Muhammedînin aslına çevrilmesini, hayatının üçüncü safhasının aslî hedeflerinden biri olarak gören ve gerçekleşmesinden büyük bir memnuniyet duyan Said Nursî; “İçtima-î Hayatımıza Âit Bir Hakikat” başlıklı yazısında, memleketin siyasî haritasını çizip dört partinin mahiyetini ve maksadını anlattıktan sonra “dindar Demokratlara ve hususan Adnan Menderes’e” seslenme ihtiyacı hissetti:
    “Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (asm) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahâlisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risâle-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilân etmelidirler.”5
    Devlet dairelerinde işlerin çoğu zaman yavaş, hatta yanlış işlediğini bilen Said Nursî, bunları yazmakla kalmadı, Demokrat Parti milletvekili olan talebesi Tahsin Tola’yı, teklifini bizzat Menderes’e götürmekle görevlendirdi. O da iki milletvekili arkadaşı ile birlikte Başbakan Adnan Menderes’e giderek Bediüzzaman’ın selâmını söyleyip teklifini tebliğ etti.
    Teklifi makul karşılayan Menderes, Risale-i Nurları Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşretmesini istedi. Tahsin Bey gidip Başbakanın isteğini başkana söyledi. Meseleyi Başbakanla bizzat görüşmeden karar veremeyeceğini ifade eden Diyanet İşleri Başkanı, Menderes’e ulaşamayınca meseleyi Özel Kalem Müdürüne anlattı. O, risalelerin neşredilmesine karşı çıkınca teşebbüs akim kaldı.
    Şayet o zaman devlet Risale-i Nurları neşretseydi, hem milletin İslâm Dini’ni en doğru kaynaktan öğrenmesine zemin hazırlayacak, hem de tarihî misyonuna sahip çıkarak İslâm âleminin takdirini kazanacaktı.
    Başbakanın istemesine, bazı milletvekillerinin fiilen meşgul olmasına rağmen hükümet, devletle milleti aynı hedef etrafında birleştirip kaynaştıracak olan bu fırsatı değerlendiremedi. Bunun üzerine Nur Talebeleri, Risale-i Nurları resmen olmasa bile kendi imkânları ile matbaalarda bastırarak serbestçe neşrettiler ve üstadları Said Nursî’nin bir hedefini daha gerçekleştirdiler.
    Üçüncü Said’in üçüncü mühim hedefi Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilip ibadete açılması idi. Çünkü fetihten sonra camiye çevrilerek devletin manevî kimliğinin şiarı hâline gelen Ayasofya, Müslümanların cihan hâkimiyetini asırlarca temsil etmişti.
    Bu tarihî hakikati nazara alan Bediüzzaman, Cumhuriyetin kuruluşu sırasında mecliste Mustafa Kemal’le yaptığı görüşmede, ona İslâm âleminin teveccühünü kazanıp duasını alacak müsbet icraatlar yapması gerektiğini anlatırken, muazzam bir mabet şeklinde tasvir ettiği âlem-i İslâmı ve Asya’yı Ayasofya’ya benzetmişti.
    Kendisinin, “Bir zaman, dünyanın bir büyük makamını işgal eden küçük bir insan, şöhretperestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle, âlem-i İslâm’ın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsilin mealini ona ders verdim, başına vurdum, iyi sarstı. Fakat kendimi hubb-u câhtan kurtaramadığım için, o ikazım dahi onu uyandırmadı”6 şeklinde de ifade ettiği gibi fazla tesirli olamamıştı.
    O meşhur misâldeki “şöhretperestliğe mübtelâ ikinci adam” karakterini yaşamayı tercih eden Mustafa Kemal, hilafeti kaldırıp devleti laikleştirerek mânen kimliksiz bırakırken, Ayasofya Camii’ni ibadete kapatıp müzeye çevirerek mabedin, devletin mânevî kimliğini temsil vasfını iptal etmişti.
    Tağutların İslâm’a mugayir bütün inkılapları gibi bu icraatlarına da karşı çıkan Said Nursî, müsbet hareketi gaye edindiğinden fiilî bir müdahalede bulunmamış ama Van’dan Batı Anadolu’ya sürgün edilirken kendisini Hicaz’a götürmek isteyen dostlarına, “Hicaz’da olsaydım buraya gelirdim” derken muhtemelen Ayasofya’nın burada olmasını da nazara almıştı.
    Sonraki yıllarda “Ayasofya İsâm’ın fecr-i sadıkıdır” diyerek sık sık caminin tarihî misyonuna dikkat çeken Bediüzzaman; memleket idaresine millet iradesinin aksetmeye başladığı ellili yıllarda, Başbakan Adnan Menderes’e ve dindar demokratlara Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi gerektiğini hatırlattı.
    Aslında Adnan Menderes demokrat bir şahsiyetti. Ayasofya’nın cami hâline getirilmesini halkın kahir ekseriyetinin de istediğini biliyordu. Ne var ki muhalefetin yanı sıra kendi partisinin milletvekillerine de bu hususta pek güvenemiyordu.
    Zira bazı milletvekillerinin teklif ettiği “Atatürk’ü koruma Kanunu”nu, “Böyle antidemokratik bir kanunun meclisten geçmeyeceği”7 düşüncesiyle engellememişti. Yapılan oylamada Tahsin Tola ve arkadaşlarının dışında kimsenin karşı çıkmadığını ve teklifin kanunlaştığını görünce şaşırmış, demokrat tavrından dolayı Tola’yı tebrik etmişti.
    Bu yüzden o teklife karşı çıkmamakla birlikte, gerçekleştirmek için de herhangi bir teşebbüste bulunmadı. Milletin dinine sahip çıkıp öğrenerek yaşamaya çalışmasına rağmen, devletin İslâmî kimliği kabullenmemesi yüzünden memleketi büyük tehlikelerin beklediğini müşahede eden Said Nursî de her vesile ile hükümeti ikaz etti.
    Tehlikenin iyice yaklaştığını müşahede etmiş olmalı ki, hükümetin harekete geçmemesi üzerine, 1960 yılının ilk aylarında sık sık Ankara’ya giderek Menderes’le veya bir başka hükümet yetkilisi ile görüşmek istedi.
    Maksadı onlara “Âlem-i İslâm’ı, hatta bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmalarını”8 bunu başardıkları takdirde büyük bir mânevî kuvvet kazanacaklarını ve o kuvvetle gelen tehlikeyi atlatacaklarını söylemekti.
    Kendi adı ile Said Nursî’nin ismini sık sık birlikte kullanarak itham vesilesi yapan Halk Partisi’nin yanı sıra Demokrat Partili bazı milletvekillerinin muhalefetinden de çekinen Menderes, çeşitli bahaneler ileri sürerek onunla görüşmedi.
    Buna rağmen, yetkili bir devlet adamı ile görüşmek için son kez Ankara’ya giden Said Nursî, şehre sokulmayınca üzüldü. Yakında altüst olacaklarını söyleyerek geri döndü. Emirdağ üzerinden Isparta’ya, oradan da Urfa’ya gitti ve o hedefini gerçekleştiremeden 23 Mart 1960 tarihinde de ahirete irtihal etti.
    Şayet hükümet, ezanı aslına çevirme hadisesinde yaptığı gibi o zaman da cesaretli bir hamle yapıp Ayasofya’yı cami hâline getirebilseydi, devlet manevî kimliğini kazandığını dünyaya ilân edecek ve hem “Sadaka belayı defeder” hakikati mucibinde yaklaşan felaketi büyük ölçüde bertaraf edecek, hem de İslâm âleminin teveccühünü kazanacaktı.
    Fakat olmadı. 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan Kemalist ihtilâlle hükümet devrildi, Demokrat Parti’nin milletvekilleri ve ileri gelenleri Yassıada mahkemelerinde, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılarak yargılandı; Menderes, Zorlu ve Polatkan idam edildi.
    ***
    Said Nursî’nin vefatından sonra, onun gerçekleşmeyen hedefi talebelerine tevarüs etti. Nur Talebeleri, ihtilâlcilerin ağır baskı, tehdit ve zulümlerine aldırmadan Ayasofya’nın ibadete açılmasını her vesile ile ülke gündemine getirdiler.
    Gayretlerine bazı partilerin, fikir ve hizmet gruplarının da destek vermesiyle, yetmişli yılların sonlarında Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’ân okunmasını ve Ayasofya’nın bir bölümünün ibadete açılmasını sağladılar.
    Onlar, zamanın siyaset ve devlet adamları ile birlikte hareket ederek yarım kalan hamleyi tamamlamaya çalışırken, bu sefer de 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan Kemalist ihtilâl engelledi o hedefin gerçekleşmesini.
    Aradan yarım asırdan fazla zaman geçtiği hâlde, Bediüzzaman Said Nursî’nin o hedefi hâlâ gerçekleşmedi. Gerçekleşmesi için Nur Talebelerinin ve dinî hizmet kuruluşlarının, İslâm’ın şahs-ı manevîsi etrafında birleşmeleri gerekiyor. Ayasofya ile birlikte cemaat, cemiyet, devlet, millet ve beşeriyet de hasretle o zamanı bekliyor.
    İnşallah en kısa zamanda o gün gelecek, Nur Talebelerinin gayretiyle İslâm’ın şahs-ı manevîsi teşekkül edecek, İslâm’ın fecr-i sadıkı, Ayasofya’nın ibadete açılması ile sökecek ve İslâm Dini yeniden hayata hâkim olacak.
    Öz
    Said Nursi büyük bir İslam âlimi, Adnan Menderes dirayetli bir devlet adamıydı. Aynı zaman dilimi içinde yaşadıkları hâlde, ancak ömürlerinin son on yılında birbirlerine fikri olarak yaklaşan bu iki isim birbirleri ile hiç görüşüp konuşmadılar; fakat çok sık isimleri birlikte zikredildi ve tartışıldı. Bu yazıda, Said Nursi’nin Adnan Menderes ile ilişkisi ele alınmakta ve bu dönemde dini ve siyasi alanda gerçekleştirmek istediği hedefleri dile getirilmektedir.
    Anahtar Kelimeler: Said Nursi, Adnan Menderes, Risale-i Nurların neşri, Ayasofya
    Abstact
    Said Nursi was a great Islamic scholar, and Adnan Menderes was an able statesman. These two men, although they lived in the same time period, came close only on the intellectual level, but did not meet or speak with each other. However, their names were mentioned together and argued quite often. In this article, Said Nursi’s relation to Adnan Menderes is analysed and Nursi’s aims that he wanted to fulfil in religious and political fields are mentioned.
    Key Words: Said Nursi, Adnan Menderes, publishing of the Risale-i Nur collection, Ayasofya (Hagia Sophia)
    Dipnotlar
    1. Said Nursî, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, s. 824.
    2. Selâhaddin Yaşar, Said Nursî ve Risale-i Nur, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2010, s. 217.
    3. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, s. 191.
    4. A.g.e., s. 265.
    5. A.g.e., s. 387.
    6. Said Nursî, Mektubât, Yeni Asya Neşriyat, s. 403.
    7. İslâm Yaşar, Güneşin Renkleri, Tahsin Tola maddesi, Yeni Asya Neşriyat.
    8. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 860.
    Yukarı

    19.yüzyılın sonlarında İngiltere’de yapılan seçimleri Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana olan Muhafazakâr Parti kaybetti ve iktidardan düştü. Seçimi, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını arzulayan
    TURKLERIN ELINDEN KURANI ALAMASSANIZ MUMKUN DEGIL ONLARI YENEMEZSINIZ !! Churcill 1932 Churcill, Avam Kamarası’ nda yapmış olduğu bir toplantıda (1932) milletine ve temsilcilerine şu beyanatı vermektedir.: “Sayın İngiliz kraliyet ailesi, Lordlar ve mebuslar. Bugün sizlere ebedi bir düşman ve onu imha politikasından bahsedeceğim. Bu düşman Türkler’ dir. Nasıl ki atalarımız Amerika Kıtası’ na gidip, oradaki yerli kabileleri kıyıma tabi tuttular ve onları imha ettilerse, bizler de bugün Asya’ nın beyaz Kızılderelileri olan Türkleri öyle imha etmeli, kalanları ise sürüp, geldikleri doğuya, Asya’ ya atmalıyız. Ege’ de uzun zamandan beri düşünülen medeniyetimizin menbası ve Avrupa soyunun babası Yunanlıların hülyasını gerçekleştirmeli, yeniden bu topraklarda hakimiyetlerini sağlamılıyız. Dünyanın incisi durumunda olan ve jeopolitik yönden büyük öneme sahip Boğazların Türkler’ in elinde bulunmasında, dindaşlarımız yunanlıların elinde bulunması çok büyük rahatlıklara ve faydalara sebep olacaktır. Dünya hakimi olma yolunda hareket eden Ruslar belki bizim için engel teşkil edecektir. Onlar da boğazları istemektir. Türkler’ e karşı geçecekleri herhangi bir saldırıda Rusları durdurmanın yolları, o anda Türkler’ e yardımla mümkündür. Fakat şu halde Türkler’ i güç ve ağırlık olarak yüz grama çıkarmamalı, elli grama ise hiç düşürmemeliyiz. Biraz kuruyunca sulamak, biraz yeşerince budamak icap kitapları olan Kur’ an’ ı almakla mümkündür. Eğer Türkler’ in elinden Kur’ an’ ı alamassanız, onları mümkün değil yenemessiniz. Öyleyse şimdiden Türkiye’ ye karşı dinsizlik silahlarını çevirerek, onları en hassas imanlı kalplerinden vurmaya hazır oluruz.”

    19.yüzyılın sonlarında İngiltere’de yapılan seçimleri Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana olan Muhafazakâr Parti kaybetti ve iktidardan düştü. Seçimi, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını arzulayan Gladstone’un başkanlığını yürüttüğü Liberal Parti kazandı. İngilizlerin devlet politikası gereği Hindistan yollarını korumak amacıyla, başta Mısır olmak üzere, bütün Ortadoğu’yu hâkimiyetine almak isteyen Gladstone: “Türkler, Avrupa’yı bütün silâh ve ağırlıkları ile birlikte terk etmeden Şark Meselesi halledilemez,” diyordu. Osmanlı Devleti’ne karşı Ermenileri alabildiğine kışkırtan Gladstone’un İngiliz Sömürgeler Bakanı iken Lordlar Kamara’sında söyledikleri ise, İngilizlerin üzerimizdeki ince hesaplarını açıkça ortaya koyuyordu. O gün Gladstone eline Kur’ân’ı Kerim’i alarak kabinedekilere göstermiş ve “Eğer bu kitabı Türklerin elinden alamazsak onları asla yenemeyiz,” demişti.
    Ve hayatını bu işe adamıştı.
    Daha sonra bu düşüncesini İngiltere Devleti’nin de politikası haline getirmişti…
    Gladstone, “Kur’ân’ı Kerim’i Türklerin elinden almalıyız,” derken tabii ki kastettiği şey Kuran’ı kitap olarak evlerimizden, camilerimizden, kütüphanelerimizden toplamak değildi. Kastettiği şey, İslam Dini’ni hayatımızdan uzaklaştırmaktı…
    Bu topraklarda yaşayanların hayatının İslamsızlaştırmaktı.
    Üstelik Kuran’ın kitap olarak evlerden, camilerden, kütüphanelerden toplanamayacağını o da biliyordu. Hatta kitaplar toplansa bile hafızlar tarafından birkaç gün içerisinde binlercesinin yazılacağının da farkındaydı. Bu nedenle onun derdi Kuran’ın kitap olarak toplanması değildi. Derdi Türk Milleti’nin Kuran’a göre yaşamasını engellemekti.
    Türk Milleti’ni İslam’a yabancılaştırmaktı…
    Peki, şimdilerde çevrenize şöyle bir bakın hele…
    Çevrenizde yaşayan insanların yemelerine, içmelerine, giyimlerine, kuşamlarına, ticaretlerine, düğünlerine, siyaset yapmalarına vb. işlerine iyice bakın.
    İnceleyin…
    İşlerini İslam’ın istediği şekilde yapan var mı?
    Dikkatli bakın!
    Sokaklarda İslam adına bir kırıntı var mı?
    Var mı?
    Ne gezer değil mi? Olamaz zira ülkemizi son asırlarda idare edenler laiklik, çağdaşlık, ilercilik, filan diyerek, bin yıldır bin bir emek harcayarak İslam’a göre dizayn ettiğimiz hayat tarzlarımızı ve kültürel değerlerimizi edebildiği kadarıyla imha ettiler. Merhamet, şefkat, yardım ve vefa desenli hayat tarzlarımızdan eser bırakmadılar. Yerine de çağdaşlık adına batının hayat tarzlarını, paganist seküler kültürel değerlerini dayattılar. Neticede bilerek ya da bilmeyerek Gladstone’un amacının gerçekleşmesine hizmet ettiler. Zira şimdilerde bu milletin her hanesinde, her camisinde

Yorum Yap

Biyografi Kategorisindeki Diger Haberler



pratik ofis
ikea mobilya
magazin gündemi
sosyal medya
Login